Mücadelede istikrar

Genel seçimin üzerinden henüz iki gün bile geçmedi. Şu ana kadar sıcağı sıcağına yapılan yorumların geneli, yüksek ölçüde duygusal reaksiyon içeriyor. AKP koalisyonu bileşenleri “ülke battı” demagojisini yürütürken, muhalefet cephesinde de “erken seçim” korkusu öne çıkıyor.

Bir hafta sonra çok daha gerçekçi analizler yapılacaktır. Koalisyon tartışmaları belli bir olgunluğa ulaşacaktır.

***

Seçimlerin bir çok sonucu var elbette ama herkes tarafından -sakinleşince de (!)- kabul edilecek yegane sonuç, HDP bileşenlerinin birlikte kazanma başarısıdır. Bu başarı içerisinde HDP’nin kapsayıcı siyaseti, bitmek bilmeyen enerjisi ve HDP ile ittifak kuran siyasi parti ve hareketlerin samimi tutumları ile dışarıdan destekleyenlerin umudunun da büyük etkisi var.

Artık HDP ile birlikte toplumun en geniş kesimi mecliste temsil hakkına kavuşmuştur. Kutlu olsun!

***

7 Haziran 2015 genel seçimini kendinden öncekilerden (2007 ve 2011) ayıran temel özellik,  3 Kasım 2002 erken genel seçiminden bu yana ekonomik vaatlerin en yoğun dillendirildiği, partilerin seçim beyannamelerinin önemli bir kısmının da ekonomik vaat ve hedeflerle süslendiği bir seçim olmasıdır.

Meclise giren partiler açısından, seçim sürecinde ortaya konan ekonomik vaat ve hedeflerin gerçekten süsten ibaret olup olmadığı, kurulacak koalisyonun hükümet programı açıklandığında anlaşılacaktır.

***

Genel olarak ekonomik büyüme ile iktidar partisi oy oranları arasında güçlü bir ilişki var. 2000 yılı Kasım ayındaki finansal dalgalanma ve 2001 Şubat krizi ekonomik küçülmeyi yüzde 9’a kadar ulaştırmıştır. İçinde bulunulan durum, Ecevit’in hastalığı ve koalisyon içerisindeki çatlaklarla ilgili spekülasyonlarla beslenmiş ve nihayetinde “istikrar sağlasın diye” seçilen cumhurbaşkanının (Ahmet Necdet Sezer) dönemin başbakanına (Bülent Ecevit) “istikrar sağlansın diye” 12 Eylül cunta rejimi tarafından kurulan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) toplantısında, yüzde 92 oyla “istikrar timsali” olarak halk tarafından onaylanmış 1982 anayasası kitapçığını fırlatmasıyla bozulmuştur.

Bu tabii işin magazin kısmı. Anayasa kitapçığı krizi bir sebep değil, ancak ekonomik çöküntünün yarattığı gerginliğin bir yansıması olabilir.

Ama o dönemden bugüne kadar sermaye sınıfı ve onun siyasi temsilcilerinin bir sopa gibi işçi ve emekçilerin üzerinde salladıkları “istikrarcılık” mitinin de ortaya çıkmasında kitapçık olayı sembolik önemdedir. Nitekim, battı batacak borsalar ve bankacılık sistemi küçük bir kıvılcımla alev almış, halkın milyarlarca lirası batan bankaların altında bırakılmış, doların fiyatı iki katına çıkartılarak (1 Dolar 600.000 TL’den 1 milyon 200 bin TL’ye ) iktidara yakın çevrelerin dolar servetleri katlanmış, tüm yıkıntının yükü de geniş halk kesimlerine havale dilmiştir.

Dönemin koalisyon iktidarı ortakları, 2001 krizine giden süreçte birbirlerini yiyor gözükseler de, 1999’dan 2002 erken seçimlerine kadar geçen süreçte ortak bir sınıf bilinciyle hareket etmişlerdir. Mezarda Emeklilik Yasası bu koalisyonun (DSP-MHP-ANAP) marifetiyle, bir gece yarısı -halk 1999 depremine ağlarken- apar topar çıkartılmıştır. Yine 2001 krizi vesilesiyle, 24 Ocak 1980’den sonraki en koyu neo-liberal saldırgan ekonomik program Kemal Derviş’in eliyle hazırlanmıştır. Ancak, tıpkı 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanması “istikrar” sağlayan(?) 12 Eylül askeri darbesi ile mümkün olduğu gibi, bu program da ancak “tek parti istikrarı” ile uygulanabilirdi. Öyle de oldu.

80’lerde askeri darbenin gücünü arkasına alan ancak 90’larda siyasal olarak silinen ANAP gericiliği ve bilumum “merkez sağ” akım, 22 Haziran 2001’de kapatılan Fazilet Partisi içerisinden çıkacak yeni partinin de Erbakan’ın “kayıp trilyon davası” ile güç kaybedeceğini görmüş ve gelenek içindeki “yenilikçi” grubun çıkışını desteklemiştir. Böylece ülkede “istikrarın” yeni odağı şekillenmiştir.

Sermaye sınıfı ve onun siyasal temsilcilerinin (burjuva partilerinin) “istikrar” vurgusu, sermaye birikiminin istikrarıdır. Ancak, 24 Ocak 1980’den başlayarak zaman zaman ordu eliyle ve zaman zaman da “toplumsal algı operasyonlarıyla” gerici siyasal odaklar tarafından empoze edilen “istikrar” sopası bu seçimlerle birlikte kırılmıştır.

Bu yönüyle bakıldığında, 2015 seçimi 2002 seçiminden ayrışmaktadır.

***

Halk bu seçimlerde istikrar sopasını kırarken, yine istikrar sağlayıcı olarak sermaye darbecilerinin getirdiği yüzde 10 barajını da yıkmıştır.

Bu haliyle bakıldığında, 2015 seçimleri Türkiye siyasal yaşamında gerçek anlamda bir dönüm noktası özelliği göstermektedir.

Şimdi borsa çakılmakta, Dolar ve Avro hızla yükselmektedir. Ama bunlar geçici hareketlerdir. Ekonominin genel dengesi hali neyse o düzeyde konumlanacaktır.

***

AKP koalisyonu ilk kez iktidar olduğu 2002’den günümüze kadar, “istikrarcılık” sopasını hiç elinden bırakmamış, bu sopa iktidarın 2009’a kadar geçen döneminde işe de yaramıştır. Öyle ki, 2001’deki yüzde 9’luk küçülme sonrası 2-3 yıl ortalama düzeylerdeki büyüme sanki ekonomi “şahlanmış” görünümü sunmuştur. Bu arada iktidarın el değiştirmesi neticesinde kamu ihale sistemiyle bir çok sermaye çevresi güçlenmiş ve yeni çevreler de peyda olmuştur. Cumhuriyet tarihinin neredeyse tüm toplumsal sermaye birikimi (KİT’ler ve kamu mülkleri) yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmiş, bir yanda bal tutanlar parmağını yalamış, öte yanda da bazıları un akıtmıştır.

İşte bu dönem, Erdoğan’ın Gülen tarikatına hitaben “ne istediniz de vermedik” olarak ifade ettiği dönemdir.

2008 Küresel kapitalist krizi ve sonrasında geç-kapitalist ülkelere yönelen sıcak para hareketleri, ülkenin üretim ilişkileri bütününü tümden değiştirmiştir. Ülkedeki eşitsiz gelişim süreci halkın tasarruf oranını gün geçtikçe düşürmüş, tasarruf oranındaki rekor düşüş yatırımın yerli finansmanını zora sokmuş ve yabancı sermayeye bağımlılık artmıştır. Ancak, 2009 sonrası gelen yabancı sermaye büyük ölçüde kısa vadeli sermaye (sıcak para) niteliğinde olduğu için ekonomi içerisinde yarattığı tahribat çok güçlü olmuş, buna satılan KİT’lerin etkisi de eklenince ekonomik yapı ayakta duramaz hale gelmiştir. Çalışan yüzbinlerce kamu işçisi KİT’lerin satılmasıyla güvencesiz ve geçici istihdama mahkum bırakılmış, ülke Çin tarzı üretim cehennemine dönüştürülmüştür.

Geçici ve düşük ücretler olduğu sürece emekçiler iktidar için sorun olmamış, aksine sermayenin “istikrarı” için fırsat olarak düşünülmüştür.

Suriye’deki savaştan kaçarak ülkemize sığınan 2 buçuk milyon Suriye vatandaşına da bir yandan mültecilik hakkı tanınmazken, bir yandan da özellikle bölge illerinde kayıt dışı ve insanlık dışı ücret ve koşullarda çalışmalarına göz yumulmuş, bizatihi çalışma bakanı tarafından bu çalışma koşulları “fırsat” olarak değerlendirilmiştir.

***

AKP iktidarının kendisi için bile olsa korumaya çalıştığı “ekonomik istikrar” 2011 itibarıyla çökmüştür. AKP’nin mevcut kaynakların satışına ve kısa vadeli para hareketlerine bağlı “ekonomik mucizesi” 2011 yılında bir iki tekleme sonrası büyük ölçüde durmuştur. Bu haliyle sermaye birikiminin sürdürülmesi de olanaklı olmaktan çıkmıştır.

İşte bu süreç, AKP koalisyonunun kendi içinde iktidar savaşına giriştiği ve içinde barındırdığı bazı tarikat ve gruplarla gizli ama bazılarıyla açıktan hesaplaşmaya gittiği bir sürece evrilmiştir. Gülen tarikatı ile yaşanan çatışmanın gerisinde bu ekonomik savaş vardır.

Ekonomik rantta istikrar varken, beraber yürünmüştür bu yollarda…

***

Halkın ezici çoğunluğu, 13 yıllık AKP iktidarı boyunca, Kemal Derviş’e hazırlatılan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın istikrarcı politikalarıyla ezilmiş, yoksulluk ve güvencesizlik fıtrat haline getirilmiştir.

AKP koalisyonu –içinde barındırdığı tarikatların örgütlenme biçimi de düşünüldüğünde- biat kültürünün toplumda yaygınlaşması ve sadaka ekonomisinin yeniden üretimi konusunda ciddi başarılar elde etmiş, devletten alacağı yardıma muhtaç milyonlar yaratmıştır.

Siyasetin en gerici ittifakı, neo-liberalizmin en ultra sömürü ticaretine soyunmuş ve devlette işe girmekten, mahallede büfe açmaya kadar, halkın devletle olan bütün işlerinde –tek parti dönemini- aratmayacak “kucaklaşma” yöntemleri uygulamıştır.

Siyasal iktidar, sadece seçimlerde değil, gündelik hayatın örgütlenmesinde de geniş tabanlı halk desteğine dayalı bir istikrar arayışında olmuştur.

***

İktidarın ritmi ve dolayısıyla istikrarı 2011 yılıyla birlikte bozulmuş, artık geriye döndürülemez çöküş süreci başlamıştır. Yani, son dört yılda da bir çok kez tekrarladığımız gibi, AKP iktidarı ekonomik olarak 2011’de çökmüştür. 2015 seçimi bu çöküşün ciddi anlamda ilk kez gözlemleneceği seçimlerdi. Öyle de oldu.

Şimdi, AKP koalisyonu içerisindeki somut parçalanma süreci başlayacaktır.

***

Şu veya bu biçimde kurulacak koalisyonun mevcut süregelen sermaye istikrarını mı koruyacağı yoksa halkın genelinin refahına mı odaklanacağı, söylediğim gibi hükümet programıyla gün yüzüne çıkacaktır.

İşçi sınıfı, emekçiler ve yoksul halk kesimleri için gerçek anlamda ekonomik, sosyal ve siyasal kazanımlar ancak mücadele ile mümkündür. Burjuva demokrasisinden haklar sağlaması beklenemez. Bunu söylerken, elbette AKP’nin artık pervasız hale getirdiği emek ve doğa sömürüsünün en azından şiddetini bir nebze olsun yitireceğini de öngörmemiz gerekir. Örneğin artık ne yeni HES projelerinin geliştirilmesi ne de kıdem tazminatı gaspı için yasa tartışması –şimdilik- gündemde olmayacaktır. Ancak, işçi sınıfı ve emekçiler açısından son 35 yıl neredeyse tüm kazanımların ortadan kaldırıldığı istikrarlı bir sömürü dönemidir. Bu dönemin izlerini ortadan kaldırmak ve dahası bazılarını geri döndürmekte sınıf mücadelesinin düne göre çok daha istikrarlı biçimde sürdürülmesine bağlıdır.

Belki seçimin sonucu kadar popüler hale getirilememiş olsa da, metal işçileriyle başlayan ve petro-kimya ve cam işçileriyle devam eden sınıf mücadelesinin, bürokratik sendika anlayışını aşan ve gerçekten özyönetimci karakteri itibarıyla ülkedeki tüm siyasal ve sosyal durumu değiştirecek niteliktedir.

Bugün dünden daha fazla mücadele olanağı vardır. Bu haliyle bakıldığında, meclis kürsüsünün daha fazla kullanıldığı, korku örtüsünün bir yerinden de olsa yırtıldığı bu günler sınıf mücadelesinin de –belki 89 bahar eylemlerini de aşacak biçimde- güçlenme dinamiklerini içinde barındırmaktadır.

Mücadele yükseldikçe, burjuva partilerinin yoksulluğu bir seçim fırsatına çevirerek savurdukları ekonomik vaatlerin de uygulanma ihtimali güçlenecektir. Aksi durumda yeni koalisyonda yeniden istikrara kavuşacak sermaye birikimi akışını sürdürürken, geniş halk kesimlerinin geleceği bu birikimin harcı yapılmaya devam edilecektir.

Neticede, seçimlerden çıkan en önemli sonuç, sermaye istikrarına karşı halkın istikrarı için kesintisiz ve birleşik mücadeledir.

Seçim ve sonrası

Seçim yaklaştıkça ekonomik enkazın saklanması güçleşiyor. Dış ticaretteki daralma, işsizlik ve enflasyon oranlarındaki hızlı artışlar, dolar kurunun tarihi zirveleri test etmesi derken, AKP koalisyonu 13 yıldır savunduğu “taş gibi” ekonomiden dem vurmaz hale geldi. İktidar,  seçimden sonra kopacak gerçek fırtınayı düşünüyor. Kimin gemisini kurtarabileceğini yaşayarak göreceğiz.

CHP ve AKP’nin çatı ekonomi adayı Kemal Derviş, geçen hafta Türkiye ekonomisi için yüzde ikilerde büyüme ortalamaları öngörürken başka söze gerek var mı?

Tüm ekonomik enkaz içerisinde yükselen tek şey inşaat!

Konut satışları bir önceki yıla göre yüzde 40 artmış durumda. Konut balonu da bankacılık sistemindeki risklerle birlikte patlamaya doğru gidiyor.

***

İçine girilmekte olan kriz, elbette bir yönüyle ABD’deki gelişme dinamikleri ve Türkiye’nin başını çektiği “kırılgan ekonomilerin” genel durumundan etkilenmekte ancak kendine has nitelikler de göstermektedir.

Kırılganlar içinde de en kırılgan ülke olunmasında; nitelikli yalnızlığımızın etkisi büyük. Dış ticaretin özellikle Avrupa ülkeleri karşısında bu kadar sert biçimde daralmasının ardında, Türkiye’nin bir süredir içinde beslenip geliştiği “savaş ekonomisi”nin yarattığı güvensizlik var.

Seçimden sonra, uluslararası tekelci sermayenin yatırım için ülkeye çekilmesi amacıyla yeni taahhütlerin altına girilecektir.

Bu taahhütlerin başında; işçilik ücretlerinin baskılanması, eğer kaldıysa sosyal güvencenin ortadan kaldırılması, doğa üzerindeki tahakkümün sınırsız hale getirilmesi gelecektir.

***

Belki burjuva partileri açısından seçimin gelip çatmasıyla, seçim afişlerinin derlenip toplanma, oyların sayılıp tasniflenme ve milletvekilliklerinin tadını çıkarma günleri geliyor olabilir ama işçi sınıfı ve emekçiler açısından yoğun bir mücadele dönemi başlıyor.

Bu anlamda bu yaz sıcak geçecektir.

Mücadelenin ilk adımı metal işçilerinindi şimdi diğer sektörler ekleniyor.

Sınıf mücadelesinin seçimleri aşan boyutu önemlidir ancak aynı zamanda mücadelenin meclis çatısına da taşınması önemlidir. HDP’nin barajı geçemediği ve iktidar koalisyonunun tek başına iktidar gücünü sürdürdüğü durum, işçi sınıf ve emekçileri de dolaysız biçimde yeni yasal ve fiili uygulamalarla baskılanacakları bir durumla yüz yüze bırakacaktır.

Bugün açısından hem sınıf mücadelesinin güçlenmesi hem de demokrasinin gelişimi için HDP’nin barajı geçmesi elzemdir.

Aslında HDP oylarının şu anki “sınırda” görünümü sınıf mücadelesi ile demokrasi mücadelesinin ortaklaşması gereğinin ne kadar yakıcı ve aynı zamanda bıçak sırtı bir durum yarattığını da göstermektedir.

Demokratik halk iktidarının olanaklı hale gelmesinde sınıf mücadelesiyle demokrasi mücadelesinin her koşulda birlikteliğini yeniden düşünmek ve üretmek gerekmektedir.

Amerika’nın Baharı

Bugünlerde ABD’yi gizli kalan yüzüyle görüyoruz. Yüz binlerce işçi, öğrenci, işsiz, genç, kadın ve yoksul kapitalizmin sembolü haline gelen caddeleri, köprüleri işgal ediyor. Başta Amerikan medyası olmak üzere kapitalist dünyanın “bağımsız” medyası ortaya çıkan halk hareketine ancak 700 kişi gözaltına alınınca ikişer satırla yer vermeyi uygun görüyor. Sadece kendisi için değil tüm dünya için özgürlük havariliğine kesilip, gerektiğinde zorla “özgürlük” ve “demokrasi”nin yaygınlaşması için milyarlarca doları silaha, istihbarat örgütlerine, kukla devletlere yatıran Amerikan yönetimi kendi ülkesindeki eşitlik ve demokrasi talebine kulaklarını tıkıyor.
***
Tarihte işçi sınıfının örgütlü birliği konusunda çok önemli adımlar atan, sınıf mücadelesinde birçok kazanımı elde ederek tüm dünya emekçilerine ve işçi sınıfına örnek olan, ödedikleri bedellerle 1 Mayıs ve 8 Mart gibi direnç sembollerini dünya halklarına kazandıran Amerikan işçi sınıfı ve emekçileri yüzyıllık sessizliğini sona erdiriyor.
***
Özgürlükler ülkesi ve demokrasi beşiği olarak tüm geç kapitalist ülke emekçilerine “rüya ülke” ve “rüya sistem” olarak sevdirilen ABD’nin gerçek yüzü küçük bir kıpırdamayla belirginleşmeye ve daha net seçilmeye başlıyor. Kapitalizmin ideologları tarafından on yıllardır “idiot” ve “temelsiz” olarak nitelendirilen Amerikan halkının (örneğin Slovak Zizek bir panelde Amerika’da asansörlerde sıfırın olmamasının Amerikalıların temelsizliğini gösterdiğini iddia ediyordu) bu kıpırdanışı içinden geçtiğimiz büyük değişim çağının en önemli göstergelerinden birisi. Dünya genelinde öyle büyük bir değişim ve dönüşümün içerisindeyiz ki, bu değişim ve dönüşüm özellikle soğuk savaş sonrası neo-liberalizmin teorisyenliğine soyunarak “dünya bitti” diyen ideologların her yeni gün yalanlandığı bir durum yaratıyor.
***
Amerikan halkı bugün iki önemli fark ediş içerisinde:
“Biz krizin faturasını ödeyenler yüzde 99’uz, krizi yaratıp bir de üzerine ondan nemalananlar ise yüzde 1”.
“Oyumuzu bir Demokratlara bir Cumhuriyetçilere verdik ama ikisi aynı partiymiş”.
Bu iki temel fark ediş, aynı zamanda –bizim gibi ülke halkları için daha önceden bilinen- küresel mali sermayenin sınır tanımaz saldırganlıklarını “öğrendikleri” bir sürece eşlik ediyor. Örneğin büyük bankaların Şili’de vakti zamanında neler yaptığını konuşuyorlar bugünlerde aralarında.
***
Amerika’nın baharı -açık söylemek gerekirse-, Arap Baharı’ndan daha önemli ve etkili olabilecek sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Zira on yıllardır burjuva demokrasinin çeşitli “nimetleriyle” çevrelenen, sinema diye 4:3’lük görsel şölenle uyutulmaya çalışılan, seçim özgürlüğü diye birbirinin aynısı iki partinin yalandan rekabetine taraf edilen, talk show’larla sabun köpüğü meselelerle gündelik hayatı çevrelenen, eğitimin, finansın merkezi olan ABD’de tüm bu mitlerin yarattığı perdeyi aralayıp yüzünü gerçeğe dönen milyonların fark edişleri dünyanın herhangi bir yerindeki halk hareketinden çok daha etkili olabilecektir.
***
Netice itibariyle, içinden geçtiğimiz büyük dönüşüm, tarihin geçmiş dönemlerinde olduğu gibi ancak sınıflar arası ittifak ve çatışmalarla şekillenebilir. Dünya genelinde hem sermaye grupları içinde, hem işçi sınıfı içinde ve hem de işçi sınıfı ve sermaye grupları arasında son 3-4 yıldır yaşanan ittifak ve çatışmalar adına ne baharı denirse densin (Arap, Kafkas ya da Amerikan) kimileri için Sonbahar kimileri için ise İlkbahar olacaktır. Bugün burada durarak hangi baharın yaşanacağını öngörmek mümkün olmasa da tüm dünya halkları için daha eşit ve özgür; dil, din, cinsiyet ve sınıf sömürüsünün azaldığı bir dünya umut edebiliriz.
Evresnsel, Ekonomik Perspektif, 4 Ekim 2011

Aşırı Birikim

Geçtiğimiz hafta içerisinde hükümetin ekonomi kurmayları Başbakan başkanlığında toplanarak krize karşı uygulanacak istikrar önlemlerini açıkladılar. Açıklanan önlemler, -hükümetin hâlihazırda uygulamakta olduğu ekonomi politikalarıyla uyumlu bir biçimde- sermaye birikimine güç katacak adımlarda ısrar edeceğini gösteriyor. Bu politikalar, Türkiye ve dünyanın geri kalan tüm kapitalist ülkelerinde sürekli bir kriz halini yaratan aşırı birikim rejiminin ekonomide tıkanma yarattıkça yeniden ve yeniden desteklendiğini gösteriyor. Bu durum ondan kurtulmak için bile yine kendisine muhtaç olunan bir tür madde bağımlılığına benzetilebilir artık.
Değil mi ki, Altın Çağı bitip de 60’ların sonundan itibaren kapitalist kar hırsının dizginlenememesi nedeniyle sektörler ortalamasında kar oranlarında düşme eğiliminin ortaya çıkması ve ardından uygulanan arz yönlü politikalarla yeniden aşırı üretimin teşvik edilmesi ve bir yandan da teknolojik yeniliğin fütursuz biçimde üretim alanına monte edilmesiyle çalışanların düşük ücret gelirine mahkum edilmesi ve işsizler ordusu yaratılması ama öte yandan bu yeni işsizler ordusu ve reel geliri düşen kitlelerin giderek artan miktardaki yeni malları satın alamaması bir tür “eksik tüketim krizi”nin baş gösterdiği gibi yorumlanmış ve bu inanış revizyonist solda da kendisine teorik yandaşlar bulmuştur.
Krizin “eksik tüketim” yorumu, kapitalist ülke devletlerini Fordist dönemdeki gibi transfer harcamaları ve göreli yüksek ücretler aracılığıyla talebi artırmak yerine “arz yönlü politikalar” aracılığıyla “üreten daha çok üretsin ki o zaman daha fazla insan çalıştırır ve hanehalkı geliri artar onlarda üretilen yeni malları satın alır” gibi ifade edilebilecek Klasik Ekonomi Politikçi John Baptise Say’ın şimdi yaşasa muhtemelen revize edeceği görüşüne götürür.
Türkiye’de arz yönlü politikaların miladı 24 Ocak 2980 kararları sayılır. Bu kararlarla birlikte arzı ve dolayısıyla sermaye birikimini artırmanın yegane yolunun işçi ve emekçilerin satın alma gücünü (reel gelir) eritmekten geçtiği konusunda irade beyan edilmiş ve 80’li yıllar hem düşük ücret artışları hem de yüksek enflasyon oranları ile ücret gelirlerinin eridiği yıllar olmuştur.
80’lerin sonuna gelindiğinde sermaye içi çatışmanın yoğunlaştığı ve karların yeniden tıkanma yoluna girdiği görülmüştür.
90’lardan günümüze geçen sürede sadece reel ücretleri düşürüp karları artırmanın mümkün olmadığı kavranmış(!) dolayısıyla “yapısal” dönüşüme gidilmiştir. Bu dönüşüm içerisinde, özel kesim sermayeye rakip olabilecek nitelikteki KİT’lerin öncelikle rekabet üstünlükleri ortadan kaldırılarak faaliyet zararlarına göz yumulmuş ardından da teker teker ya kapatılmış ya satılmıştır. Dönüşümün diğer bir ayağında ise çalışma yaşamını ilgilendiren mevzuat defalarca değiştirilerek “yatırım iklimi” sağlanmış, iş güvencesi ve sosyal haklar tırpanlanmıştır.
2002 yılından bu yana iktidarda olan AKP hükümetleri 80’lerde başlayan süreci kesintisiz biçimde ve hatta çok daha cesurca(!) sürdürmüş ve neticede “ekonomi” başlığında uygulanan politikaların tamamı aşırı birikim rejiminin uzun dönemli ihtiyaçlarına karşılık gelecek şekilde düzenlenmiştir (özelleştirmeler, KİT’lerin tasfiyesi, iş güvencesinin daraltılması, sosyal hakların tırpanlanması, yerel yönetimler yasasındaki değişikliklerle kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması, bölgesel düşük asgari ücret girişimi, kıdem tazminatının yok edilmesi girişimi gibi).
Hükümetin geçtiğimiz hafta açıkladığı önlemlerden;
– Yatırım ortamının iyileştirilmesi uygulamalarına devam edilecek,
– İstihdam artırıcı politikalar sürdürülecek,
– Özelleştirme Programı kararlılıkla uygulanacak,
– Ar-Ge’nin geliştirilmesine yönelik programlar etkin bir biçimde uygulanacak
maddeleri aşırı birikim için bir yandan yatırım teşviklerinin (vergi indirimi-istisnası gibi) artırılarak sürdürüleceği öte yandan özel kesim sermayeye rakip olabilecek Kamu İşletmelerinin özelleştirilmesine devam edileceği, İstihdam yükünün azaltılacağı (reel ücretlerin baskılanması, bölgesel asgari ücret uygulaması, kıdem tazminatının yok edilmesi gibi) ve verimliliğe dayalı büyüme stratejisinin (Ar-Ge politikalarıyla emek-gücünün değersizleştirilmesi) sürdürüleceğini anlıyoruz.
Aşırı birikim için atılan bu adımlar bu krizin bir kısım sermaye grupları için fırsata dönüşmesine yol açarken küçük sermayenin daha da küçülmesi ve geniş halk kesimlerinin daha da yoksullaşmasına yol açacaktır. İşte bir sonraki aşırı birikim krizinin temellerini de bu politikalar oluşturmuş olacak!
***
İçinde bulunduğum yoğun akademik süreç nedeniyle ve anlayışınıza sığınarak yazılarıma yaklaşık iki ay ara vermek durumundayım. Ekim başında tekrar görüşmek üzere.. Hoşçakalın!
Evrensel, Ekonomik Perspektif, 16 Ağustos 2011

Tül Etkisi

Bir problemin çözümü; öncelikle söz konusu problemin net biçimde tanımlanması ve problemi ortaya çıkartan nedenlerin sorgulanıp bu nedenlerin ortadan kaldırılması veya değiştirilmesi ile mümkün. Bunun yapılabilmesi için de öncelikle nesnel ve gerçekçi bir yaklaşıma ihtiyaç var. Gündelik hayattaki bazı olaylar, konuşmalar ve inanışlar zaman zaman gerçeğin üzerinde tül etkisi yaratarak; onu, olduğundan farklı görmemize veya hiç görmememize yol açabilir. Toplumda yaşayan bireyler olarak gerçeği gör(e)mediğimiz durumlarda, gerçekliğin yerine “görüntü” geçmektedir. Görüntünün zihnimizde gerçeğin yerini aldığı durum “bizim için gerçek olan” ile sahiden var olan arasındaki ayrımın silikleştiği ve dolayısıyla yaşadıklarımızın halüsinasyona dönüştüğü bir vaziyet oluşturmaktadır. Bu hipnoz hali, problemin gerçek çözümüne uzanan basamaklar olan nedenlerin çözümü yerine problemin bizde yarattığı etki olan sonuçlara odaklanmamıza yol açmaktadır. “Neden” sorusunun rafa kalkmasına yol açan bu “sonuç odaklı” hareket, nedenlerini hiç kavrayamadığımız bir bilinmez olarak “iyilik” veya “kötülük” beklediğimiz bir kadere dönüştürür artık tüm sonuçları bizim için.
***
Son günlerde kriz üzerine yazılıp çizilenlere, hükümet yetkililerinin, Merkez Bankası temsilcilerinin, ekonomi bakanlarının (zira ekonominin her alanına bir bakan atandı) demeçlerine baktığımızda kriz olgusunun, tamamen varlık-yokluk üzerinden tanımlandığını görebiliriz. “Kriz var” ya da “kriz yok” biçimindeki tanımlamalar “sürekli kriz” halini kendi özgün işleyiş mekanizmaları (üretim, bölüşüm ve dağılım ilişkileri) ile var eden kapitalist üretim ilişkilerinin gündelik hayatımız üzerinde yarattığı çok parçalı ve her alana yayılan etkileri görmememiz ya da yanlış görmemize “olanak” sağlıyor.
***
Hekimlik mesleğinin ve tıp biliminin kurucusu sayılan Hipokrat, krizi, hastalığın hamlık ve pişme adımlarından sonra gelen son aşaması olarak tanımlar. Hipokrat meslektaşlarına iyileştirmeyi hızlandırmaya veya semptomları ortadan kaldırmaya çalışmamaları gerektiğini, tersine onları olgunlaştırmaları gerektiğini öğütler. O’na göre; bir apse başlangıçta henüz hamdır ve drene edilmesi mümkün değildir. Daha sonra pişer, içinde cerahat oluşur ve apse en zayıf noktasından baş verir. İşte bu anda (kriz anı) apse sıkılırsa ya da bisturi ile yarılırsa cerahat tam olarak temizlenecek ve iyileşme tam olacaktır. Hipokrat’ın milattan önce 5. yüzyılda söyledikleri bugünün ekonomi dünyası için tam olarak geçerlidir. Elbette krizin hiç yaşanmaması da mümkündür. Ancak bu kriz/hastalık yaratan etkenlerden uzak durarak mümkün olabilir. Bir yandan –Kütahya’da olduğu gibi- toprağa zehir akıtıp bir yandan hastalanan insanları tedavi etme uğraşı çelişik bir durumdur.
***
Gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında arz-ı endam eden burjuva iktisatçıları, krizin belki de yeni ve sağlıklı bir ekonomik ilişkiler bütününü yaratacak dönüm noktası olabileceği gerçeğini görmeden ya da görüp de görmezden gelerek; gündelik ve lokal reçeteler sunmaktalar. Bu reçeteler “ne ondurur ne öldürür” cinsten. Oysaki sorunu gerçekten çözmek istiyorsak iki tip yaklaşım içinde olabiliriz: Ya kriz anının hiç yaşanmaması için sermaye birikimine dayalı ve bu birikim için insanı ezip geçen kapitalist üretim ilişkilerini tümden reddetmeli ve teşhir etmeliyiz ki böylelikle “hastalıklı” gelişimi engelleyebiliriz ya da bu aşamaya kadar sustuysak söz konusu ilişkilerin yarattığı krize merhem olmamalı, krizin ekonomik cerahati boşaltmasına olanak sağlamalıyız.
Evrensel, Ekonomik Perspektif, 9 Ağustos 2011

Türkiye’nin Krizi

Yeni hükümetin yeni bakanlarının ilk açıklamaları “krize giriyoruz, kendini kurtarabilen kurtarsın” minvalinde oldu. Tabii bu açıklamaya ek olarak kriz sebebi olarak da “yaklaşan küresel kriz” gösterildi. Hâlbuki içine girmekte olduğumuz ve muhtemelen yakın dönem tarihin en ağır krizi tamamen Türkiye’nin kendi kendine yarattığı krizdir. 2013’te beklenen küresel kapitalist kriz Türkiye’deki krizi derinleştirecektir ancak “başlatan” olmayacaktır.
***
Peki, ne oldu da Ortadoğu’nun ve Balkanların Neo-Osmanlıcı kaplan ülkesi birden bire kediye dönüşüp de “gemisini kurtaran kaptan” demeye başladı? Bu soruya verilecek yanıt aynı zamanda AKP’nin 9 yıllık icraatlarının da dökümü olacak niteliktedir.
***
2001 krizinin yarattığı belirsizlik ve güvensizlik ortamında “istikrar” arayışı sonucu 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olan AKP, o dönemde öncelikle IMF borçlarını öteledi. Bu öteleme “tek dişi kalmış canavar”a rest çekilmiş gibi anlatıldı içeride, oysa 9 yıl boyunca Türkiye IMF’nin en sadık üyesi olmaya devam etti. Ötelenen borçlar –daha önce de birkaç defa yazdığımız gibi- daha yüksek faiz karşılığında oldu. Ötelenen borçların ödemesi bu yılsonu ve önümüzdeki iki yıl boyunca olacak.
2001 krizinde işinden ve dolayısıyla aşından olan yüzbinler için “kolay kredi imkânı” ve kredi kartı şenliğine yönelen AKP hükümeti, böylelikle insanlara cari gelirlerinden bağımsız tüketim yapma olanağı sundu! Böylelikler elde ettiğimiz gelirin çok üstünde tüketim yapma “özgürlüğü”ne kavuşmuş olduk. E peki ödemesi ne olacak? Onu da pek kıymetli hükümetimiz düşünecek, gelip cebimize para koyacak değil ya: harcarken düşünseymişiz. Kredi kartı ve tüketici kredileri borç toplamı 200 Milyar TL’ye yaklaşmış durumda. Bu ülke ekonomisinin dörtte bire yakınının olmayan parayla dönmeye çalıştığını gösteriyor. Küçük esnaf ve KOBİ’ler yıllardır çeklerini, senetlerini döndüremiyorlar. Artık gündelik ekonomide para yerine bir nev-i borçluluk üzerinden mahsuplaşma “geçer akçe” olmaya başladı.
9 yıl boyunca “ihracat şampiyonuyuz” denilip ithalatta kırılan rekorlar gösterilmediği için halkın geneli cari açık meselesinin de “Batı”nın oyunu olduğu konusunda bir inanışa sahip olageldi. Oysaki yüzde 11’lere ulaşan cari açık, Türkiye’nin nasıl bir bombanın üzerinde oturduğunu gösteriyordu. Bunu sadece yüzünü sınıfa dönmüş bilim insanları söylemedi: sistemin devamından yana olan Uluslararası kapitalist düzenlemeci kurumlar da söyledi. Elbette onların söyleyişi biraz can havliyle söyleyişti. Verdikleri krediler, planladıkları yatırımlar batmasın diye.
2002’de iktidar olan AKP’nin aldığı en ağır miraslardan biri devlet bütçesi açığıydı. Bu konuda da çözümü gerçekten yüksek gelir elde edenlerden vergi toplamak yerine elde avuçta ne varsa “babalar gibi satma” yolunu seçti AKP. Sonuç ortada: yüzbinlerce kamu çalışanı artık işsiz veya güvencesiz çalışmak zorunda, Cumhuriyet tarihi boyunca yaratılan kamuya ait değerlerin neredeyse tamamı satılmış dolayısıyla mülksüzleşilmiş durumda.
Dış borç konusunda da 9 yıllık AKP iktidarında kamu kesiminin borçlanma gereği düşürülürken özel kesim üretken sermayenin dış borcu katlanarak artmıştır. Bugün toplam borçların üçte ikisi özel kesime aittir. Ancak, ülke vatandaşlarının yabancı para cinsi borçlarının garantörü devlettir. Dolayısıyla hükümetin “o borç benim değil” deme şansı da yok. Zaten Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalarda buna vurgu yapmaktadır.
Borçlar ötelenip, elde avuçta ne varsa satıldıktan sonra bu hayalet ekonominin işlemesi gerekiyordu. Bu işleyişe su taşıyan ise kısa dönemli sermaye yatırımları (Sıcak Para) oldu. Hem yurtiçi faizlerin nispi olarak yüksekliği hem de kapitalist dünya genelinde yaşanan çalkantılar ve nihayetinde patlak veren 2008 Dünya Kapitalist Krizi –geçici süreyle de olsa- sıcak paranın Türkiye’ye akışını sağladı. Bu konuda da çokça yazdığım için aynı şeyleri tekrar etmeyeceğim ama şunun altını çizmekte fayda var ki, sıcak para yaklaşık 7 aydır çıkışta, tutana aşk olsun!
***
9 yıllık AKP hükümetleri dönemlerinde uygulanan iktisat ve istikrar politikalarının bizi getirdiği yer krizin tam göbeğidir. Elbette kriz tek başına okunduğunda herkese “kötü” gelse de günlük yaşamda -sınıfsal karakteri nedeniyle- bazı kesimleri ezip geçerken bazılarına fırsatlar sunmaktadır. 2008 krizinden karlarını katlayarak çıkan özel kesim sermaye için Türkiye’nin Krizi rollerin yeniden paylaşıldığı ve amansız kapitalist rekabetin şiddetlendiği bir dönem yaratacaktır. İşçi ve emekçiler için ise başta kıdem tazminatı olmak üzere birçok konuda hak gasplarının yaşanabileceği bir süreci işaret etmektedir.
Evrensel, Ekonomik Perspektif, 26 Temmuz 2011

Maksat Hâsıl Olmuştur

61. Hükümet yarın AKP milletvekillerinin oylarıyla güvenoyu alarak göreve başlayacak. Başbakan geçtiğimiz hafta 61. Hükümetin programını açıkladı. Program ile birlikte hükümetin gelecek dört yıl için ekonomi alanında (üretim, bölüşüm, dolaşım) hangi “ustalıkları” gerçekleştirmeyi hedeflediği de ortaya çıktı.
***
Baştan şunu söyleyelim ki işçi, emekçi ve yoksul halk kesimleri için 61’in 60’tan farkı yok. Belki 62’den tavşan yaparlarsa bir sürpriz olabilir! Onun için de sadece “ustalık” yetmez! Başbakanın iki saati aşkın süreye yayarak okuduğu programın ekonomik ilişkiler açısından önemli iki noktasına bakalım:
“Temel amacımız, istikrarlı büyüme. Tek haneli rakamlara inmiş olan enflasyon ve faiz oranları kalıcı hale getirilecek” diyor Başbakan. Enflasyon oranının tek haneye inmesi ile istikrarlı büyüme arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Büyümede istikrar; aynı büyüme hızının çok düşük sapmalarla uzun yıllar sürdürülmesiyle mümkündür. Bizde büyüme trendine baktığınızda sürekli olarak aşağı-yukarı hareket görürsünüz. 60. Hükümet dönemi ortalama büyüme hızı açında Cumhuriyet döneminin en kötü süreçlerinden birine tanıklık etmiştir. Eğer başbakan aynı ortalamaları hedefleyen bir istikrardan bahsediyorsa durum vahim demektir!
Burada şunu da unutmayalım ki işçi ve emekçiler açından ekonominin istikrarlı mı yoksa istikrarsız mı büyüdüğü veya küçüldüğünden çok büyümenin kendisine nasıl yansıdığı önemlidir. Bu da büyümenin bileşimi ile ilgilidir. 2001 yılında Kemal Derviş tarafından “dizayn” edilen ve AKP hükümetlerince de sahiplenen “verimlilik artışına dayalı büyüme stratejisi” çalışanı işsizliğe, yoksulu açlığa mahkum etmiştir. Bugün büyüme rekoruyla övünenler bu rekorun açlıktan ölen çocuklar sayesinde gerçekleştiğini dillendirmezler!
Tüm bunların yanında “istikrarlı büyümenin” nasıl sağlanacağı konusunda programda açık hedefler belirtilmiyor. Bu da mevcut sanayi ve istihdam programlarının sürdürüleceği anlamına geliyor.
“Her yıl 200 bin kişi olmak üzere toplam 1 milyon işsizi işe yerleştireceğiz” diyor programına Başbakan. Hangi işe yerleştirecekleri meçhul! Hükümetin birilerini işe yerleştirmesi iki biçimde olabilir:
İlk olarak halka ait olan ve yönetimi devlet elinde olan KİT’lerde “işe yerleştirilebilir” insanlar. Bu da doğrudan hükümetin istediği sayıda ve istediği kişiler olmaz. Belli bir plan ve program dâhilinde ilgili KİT Genel Müdürlüğü ve İşletme birimi tarafından gerçekleştirilir bu alım! Öyle değil mi yoksa! Öte yandan –samimiyetle soruyorum- KİT mi kaldı işçi alacak ya hu?! Son birkaç AKP hükümetinin icraatlarına baktığımızda kamudaki istihdam alanlarının hızla tasfiye edildiği ve mevcut çalışanların da 4C gibi güvencesiz (esnek) istihdama mahkûm edildiğini görüyoruz. Kaldı ki hükümet programında “bizden önceki 3 hükümet tarafından satılan kamuya ait işletmeleri hızla kamulaştıracağız ve gerçek sahibi olan halka iade edeceğiz” denilmediğine göre KİT alanı bu hükümet için yoktur!
İkinci olarak hükümet hatırı geçen sermaye çevrelerine (Başbakanın TOBB toplantında söylediği gibi) bir kısım insansı işe alması için rica edebilir. Peki sermaye kesimi bunun karşılığında ne alır? İşsizlik Fonunda biriken paralardan teşvik alır, daha az vergi öder, daha “esnek” koşullarda ve güvencesiz işçi çalıştırmasının garantisini alır. Böylelikle sömürü çarklarının eksilen yağı tamamlanır ve çark dönmeye devam eder: gelsin artık büyümede istikrar!
Bu meseleyle ilgili bir de basit toplama çıkarma işlemini geçmeyecek katkımız olsun. Yılda bir milyon civarı yeni işgücünün (çalışabilecek yaş ve yetenekte olup iş arayanlar) ekonomi ye dâhil olduğu (2010 yılında 25 milyon 179 bin kişi olan işgücü 2011 Mart ayı itibariyle 26 milyon 103 bin kişi olmuştur) bir ülkede her yıl 200 bin kişiyi “işe alırsanız” kalan 800 bin kişi işsiz kalır. Bu da 60. Hükümet döneminde kırılan –savaş dönemi dışında- cumhuriyet tarihi işsizlik rekorunun 61. Hükümet döneminde aşılacağını gösterir.
***
Başbakan 61. Hükümet programında ekonomi alanında başka hedeflerde sıralamıştır. Onlara da köşemizde yer olduğu sürece değineceğiz. Ancak bugün değindiğimiz iki hedef ile 61. Hükümetin maksadı hâsıl olmuştur. Nasıl ki eski hükümet yeni meclis sözcüsü Cemil Çiçek, CHP ve Blok vekillerine “maksat hâsıl olmuştur tepkinizi sürdürmeyin gelin yemin edin” diyorsa 61. Hükümet için de söyleyebilecek tek şeyimiz “maksadınız hâsıl oldu, gelin başlamadan bırakın” olabilir!
Evrensel, Ekonomik Perspektif, 12 Temmuz 2011

Top Artık Yuvarlak Değil!

Pazar günü şike ve teşvik primi dağıttığı iddiasıyla bazı futbol takımlarının yöneticileri, şike yaptıkları iddiasıyla bazı futbolcular ve bu “organizasyona” aracılık yaptıkları iddiasıyla bazı menajerler gözaltına alındı. Soruşturmanın nasıl sonuçlanacağını bilmiyoruz ancak basında çok ciddi kanıtların olduğuna dair haberler var.
***
Soruşturma nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın sanırım kimsenin vicdanı rahat etmeyecek. Nasıl rahat etsin ki? Sadece bu soruşturmaya konu olan olaylar dizisi değil; yaşananların tümü topun artık yuvarlak olmadığını, parayı verenin hem düdüğü çaldığını hem de topu istediği kaleye soktuğunu gösteriyor. Devlet eliyle maç tahmini üzerine kumar oynatıldığı, oyuncuların ticari firma sponsorluğuyla “satın alındığı”, futbol kulüplerinin Anonim Şirketlere dönüştürüldüğü, hemen her kulübün başkanının kulübü (Anonim Şirketi) kendisine borçlandırıp yine kendisine mahkûm ettiği, taraftarların “müşteri” olarak değerlendirildiği, oyuncuların sadece “oynayabildikleri” sürece güvence ve gelire sahip olduğu, sakatlanan oyuncunun kaderiyle baş başa bırakıldığı, futbol bütçesinin yüz milyon dolarlarla ifade edildiği, altyapı çalışmalarının durdurulduğu, futbol dışındaki –yeterince karlı olmayan- profesyonel spor alanlarının hızla tefsiye edildiği, basketbol ve voleybolda kadın oyuncuların ayrıca taciz ve daha şiddetli güvencesizlikle karşı kaşıya bırakıldığı (hamile kalan oyuncuların sözleşmelerinin fesh edilmesi gibi) bir ülkede topun yuvarlak olduğunu söylemek dünyanın düz olduğunu iddia etmek kadar anlamsız!
***
2007 yılında forzalivorno.org grubu olarak düzenlediğimiz endüstriyel futbol konulu panele Galatasaray’ın eski oyuncusu, eski Gerçek dergisi spor yazarı ve şimdi Spor-Sen’in Genel Başkanı olan Metin Kurt’u konuşmacı olarak davet etmiştik. Metin Kurt panelde yaptığı konuşmada, sporun kapitalizmin bir aracı haline dönüştüğüne dikkat çekerek, “Artık sporcular bir oyun oynadıkları için değil, para için oradalar” demişti. Mevcut spor sitemi içerisinde atılan her golün emekçilerin kalesine girdiğini ve tabanı olmayan sporun adeta “emek batakhanesi” olduğunu anlatmıştı. Paneli izlemeye gelenler gerçeğin bu kadar acımasız ve soğuk olduğunu bilseler de kendi “taraftarlık” hallerinden sıyrılmak istememiş ve birçoğu “ya o kadar da değil” demişti. Sanırım aradan geçen dört yıl Metin Kurt’u haklı çıkardı. Kurt konuşmasında “Futbolu oyun olarak severiz ancak bugün kullanılış şekliyle sevmemiz kendi kalemize gol atmak anlamındadır. Devrimciler hiç bir zaman spora karşı olmadı. Sporun içinde her zaman yer aldılar ama her zaman yanlış tarafta yer aldılar” demişti.
***
Bu soruşturma sonuçlanır. Birileri ceza alır, birileri aklanır. Ancak, spor alanının ticarileştirilmesi adımlarına son verilmedikçe bu soruşturmaya konu olan şike, teşvik ve benzeri organizasyonlar bir “ahlak” sorunu olmasının ötesinde rutine dönüşür. Sporu talim-terbiye mantığıyla ele alan yaklaşım ile onu ticarileştiren yaklaşım bizim olumlu şeyler atfettiğimiz ve çocukluğumuzda iki taşı yan yana koyup bir meşin peşinde koştuğumuz “güzel oyunu” hastalık yaratan bir bataklığa çevirmektedir. Bataklığı görmeden sinek avlasak ne olur!
Evrensel, Ekonomik Perspektif, 5 Temmuz 2011

Sermaye İçin Bilim

Bilimsel üretim süreci kapitalist gelişme içinde giderek sermayeleşmekte, sermayenin gerçek boyunduruğu altına girmektedir. Bilim üretimi bu boyunduruk ile birlikte giderek teknoloji üretimi ile iç içe girmekte ve özdeşleşmektedir. İşte bilim ile teknolojinin bu iç içe geçme süreci, bilim üretimi ile teknoloji üretimini bilimsel üretim potasında birleştirmekte, sermaye birikim süreci ile de dolaysızca bağlamaktadır. Bu bilim alanının doğrudan boyunduruk altına alınması anlamına gelmektedir.
Geçmişte bilim ile üretim arasındaki ilişki dolaylı olmuştu. Bugün ise bilimsel araştırma mal üretiminin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Sürecin bu şekilde gelişmesinin temelinde bilimsel bilginin “işe yarar” kılınması çabası yatmaktadır. Söz konusu çaba gündelik hayatta “projecilik” ve “sonuç odaklı faaliyet” kavramlarını bilimsel üretim alanlarına sokmuştur. Bu kavramlar setini herhangi bir yerinden kabullenmek demek; bir adım sonrasında karşımıza çıkacak her türlü yapısal değişimi de kabulleneceğimiz anlamına geliyor. Bugün, bilimsel üretim ile sermaye için üretim arasındaki ayırım giderek silikleşmeye ve silikleştikçe de tüm yaşam alanlarını (fiziki ve zihinsel) ele geçirmektedir.
Bilimsel üretim ile teknoloji üretimini kaynaştırmada en temel rolü, temel bilimsel araştırmalar ile bunların ticarileştirilmesi arasındaki ilişkinin çok daha iç içe geçmesi oluşturmaktadır. Bugün özellikle ABD gibi erken kapitalist ülkelerin birçoğunda büyük sermaye grupları üniversiteler üzerinde bilimsel üretimin seyri konusunda baskı ve yönlendirmede bulunmaktadır. Türkiye’de de benzeri yönde adımlar atılmıştır ve bugün gelinen noktada daha pervasız bir kuramsal/yapısal dönüşüm sürecine girilmiştir. Ülkemizde, 90’lı yıllarla birlikte oluşturulmaya başlanan “Tekno-kent, Tekno-park” projeleri ile sermaye gruplarına üniversite imkânlarından yararlanma fırsatı verilmiş; YÖK’ün KOSGEB ile imzaladığı protokolle “girişimcilik” projeleri konusunda üniversiteler “yüreklendirilmiş”, bilimsel araştırma ve faaliyetler kar-zarar hesabıyla yönetilmiştir.
Bugün dünden daha şiddetli ve kapsamlı bir dönüşüme tanıklık ediyoruz. Yeni Yüksek Öğretim Kanun tasarısında yer alacak “Danışma Kurulları” yoluyla bölgenin “önde giden” sermayedarlarının doğrudan üniversite yönetimlerine ortak olmalarının yolu açılacak. Böylelikle, bilim insanının “dışlansam da toplumsal sorumluluklarımı sermayenin çıkarlarının önünde tutacağım” tercihi ortadan kaldırılabilecek.
Bu konuda son dönemdeki en temel değişim ve dönüşüm ise hükümetin seçimlerden 4 gün önce Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kurulmasına karar verdiği “Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı”dır. Böylesi bir bakanlığın oluşturuluyor olması; bilim alanının gerçek boyunduruk altına alınmasının “ustalık dönemi”nin temel hedefleri arasında yer aldığını gösteriyor.
İktidar, “Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı” aracılığıyla üniversiteleri –sorgusuz, sualsiz-sermaye birikimi için “düşünen” ve “üreten” araştırma merkezlerine çevirebilecek. Bu bakanlık ile bir süredir dolaylı yollarla “üniversite-sanayi işbirliği” ve “girişimcilik” projeleri üretmesi için baskı altına alınan bilim insanları için “ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin” durumu yaratılabilecek.
Bilim insanı, sermayedar ve devlet kurumlarının bir masaya oturmaları erken kapitalist dönemin tipik özelliğiydi. Elbette bu işbirliği ahlaklı bir birlik değildi ve toplumun ortak çıkarlarına ters düşüyordu. Zira, işbirliğinden çıkan sonuç; daha yaşanır bir doğa ve yaşam kalitesi yükselen insan değil, daha hızlı ve “verimli” çalışan böylelikle sermaye birikimini hızlandıran makineler idi. Böylelikle, bilimsel üretim doğrudan sanayinin ve dolayısıyla sermaye gruplarının çıkarlarıyla belirlenebilir hale geldi. Bu birliğin bugüne kadar bir yanıyla “gizli” tutulmasının veya çok görünür olmamasının sebebi geniş toplum kesimlerinin ve dünyanın geleceğini karartacak “ürünlerin” ortaya çıkıyor olmasıydı. Özellikle “teknik akıl” olarak durumdan vazife çıkartan mühendislik alanları bilimsel üretimin “işe yarar” kılınmasını meşru hale getirdi.
Bugünün Türkiye’sinde –diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi- Bilim ile Sanayi (sermaye) arasındaki ahlaksız birlikteliği gizlemenin anlamı kalmamıştır. Bu sebeple ne teşvik ne yönlendirme ne tehdit tüm kaynakların sermaye birikimi için seferber edilebileceği en üst düzeyde bir yapı oluşumu için düğmeye basılmış durumda.
Evrensel, Ekonomik Perspektif, 28 Haziran 2011

Halkın Meclisi İçin!

24. dönem milletvekili seçimleri, -CHP ve MHP özelinde- alan kabadayılığına dayalı temelsiz (ekonomik ve sosyal politikaların gerçek anlamda eleştirilmediği ve halktan yana alternatiflerin üretilmediği) AKP karşıtlığı ve faşizan bir üslupla gelip gelinebilecek yeri gösterdi. AKP’nin baraj kardeşi partileri (CHP ve MHP) seçim dönemi boyunca AKP’nin izlediği yolu izlemeye çalıştılar. Sonuçta da taklit aslını arattı ve AKP’nin oy oranı arttı. AKP’nin oy oranı arttı ama 23. dönem meclisinden daha düşük sayıda sandalyeyle temsil edilecekler. 326 milletvekili AKP’nin olası Anayasa değişikliğini tek başına referanduma götürmesine yetmiyor. Bu sonuç, AKP’yi -başbakanın balkon konuşmasında yansıttığı gibi “lutfen” değil- mecburen bir ittifak/tartışma içine çekecektir.
***
Seçimler Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu dışında kalan “sol” çevreler açısından da öğreticidir. AKP’nin yüzde 50’sinin büyük çoğunluğunun ezilen ve yoksul halk kesimlerinden oluştuğu düşünüldüğünde yüzünü “gerçekten” halka çeviremeyen ve dolayısıyla devrimcileş(e)meyen dar anlamda “solculuk”un kimseye hayır getirmediği açık.
***
Bu seçimin gerçek galibi Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nun desteklediği bağımsız adaylar oldu. Bağımsız ama İstanbul Milletvekili Levent Tüzel’in dediği gibi “halkına bağlı” adaylar. Bloğun düzen partilerini ve burjuva medyasını “şaşırtan” başarısı; işçilerin, emekçilerin, yoksul halk kesimlerinin, halkların kardeşliğine inanan Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Lazların, cinsel ve dini ayrımcılığa tabi tutulanların, kadınların, gençlerin, yoksulların başarısıdır. Kutlu olsun!
***
Bloğun seçimdeki başarısı, öncelikle kendini oluşturan bileşenlerle ilgilidir. Blok, en geniş anlamda Kürt halkını ve aynı ölçüde Türkiye’nin tüm ezilen halklarını, işçilerini, emekçilerini, ayrımcılığa tabi tutulan kesimlerini temsil etme gayretindeki siyasi parti ve çevrelerin bir araya gelmesiyle oluştu. Bu başlangıç, çeperin de hızla genişlemesine olanak sundu. Ardından seçim çalışmaları; broşür dağıtanından polis gazı yiyene, kadınlardan gençlere, aydınlardan işçilere kadar çok geniş bir çevre tarafından benimsendi; umut oldu. Halkın bu umudu, hem bloğun tüm bağımsız adaylarının başarısı için ama hem de mecliste halkın sesinin en yüksek telden seslendirilebilmesi içindi.
***
Bloğun 36 milletvekili tek tek ve birlikte bu sesi çıkartabilecek güçtedir. Ancak, şimdi başlayan süreç, belki de seçim çalışmalarından çok daha yoğun ve azimli bir çalışmayı gerektiriyor. Eşit yurttaşlık hakkı, 12 Eylül Anayasasında yok edilen ekonomik ve sosyal hakların yeniden kazanımı ve ilerletilmesi ve en geniş anlamda hak ve özgürlüklerin genişletildiği bir Anayasa için çok çalışmak ve bloğun vekillerine güç ve umut taşımak gerekiyor. Bu anlamda bloğun çeperinin daha da genişletilerek, ezilen tüm halklarımızın tek temsilcisi olma özelliğine kavuşturulması meclisin de gerçek anlamda halkın meclisi olması için, tam bağımsız ve demokratik Türkiye için, sınıfsal sömürünün son bulması için çalışmak ama çok çalışmak gerekiyor. Bu çalışma, kapsayıcı ve süreklilik kazanmış bir bloğun da sağlıklı biçimde tartışılmasına ve temel yapı taşlarının örülmesine olanak sağlayacaktır.
Evrensel, Ekonomik Perspektif, 14 Haziran 2011