Kadının adı var!

Bugün, kapitalist toplumda büyük ölçüde tüketim için bir gerekçeye indirgenen 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, 1910 yılında düzenlenen 2. Enternasyonal’de, Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart 1857 yılında ABD’de tekstil fabrikasında yanarak can veren 120 kadın işçinin anısına bir anma ve dayanışma günü olarak kabul edilmişti. 120 kadının adları unutulmuş olsa da, her 8 Mart’ta onları anmak ve kadın dayanışmasını pekiştirmek, kapitalist patriarkale karşı kadınları güçlendirecek bir vesiledir.

***

TÜİK’in geçtiğimiz gün yayınladığı “İstatistiklerle Kadın” verileri 2017 yılında nüfusun yüzde 49,8’inin kadınlardan oluştuğunu gösteriyor. Neredeyse eşit bir dağılım. Eşitlik ne yazık ki, sadece nüfusta.

İşte birkaç veri:

  • 25 yaş üstü Okur-yazar olmayan erkek nüfus yüzde 1,6 iken, kadınlarda oran yüzde 8,5’e çıkıyor.
  • 15 yaş üstü istihdam oranı erkeklerde yüzde 65,1 iken, kadınlarda yüzde 28’de kalıyor.
  • İşgücüne katılım oranı erkeklerde yüzde 72 iken, kadınlarda yüzde 32,5.
  • Genç işsiz oranı erkeklerde yüzde 17,4 iken, genç kadınlar (15-24 yaş) yüzde 23,7.
  • Yarı zamanlı işlerde çalışma oranı erkeklerde yüzde 6,5 iken, kadınlarda yüzde 19,1.

Yani, ekonomide kadınlar, daha az işgücüne katılıyor, daha az iş buluyor, iş bulduğunda da daha güvencesiz ve yarı zamanlı işlerde çalışıyor.

Bunlar resmi istatistikler…

***

5 Mart’ta Hürriyet gazetesi tarafından düzenlenen “Kadının Gücü” etkinliğinde, Konda Araştırma kurucusu Bekir Ağırdır, “Gündelik Hayatta Kadın: Kadının adı var, kendi yok” başlıklı ve yeni tamamlanan araştırmalarının bazı sonuçlarını paylaştı.

Bu araştırma sonuçlarından birkaç örnek:

  • 44 yaş üstü kadınların yüzde 61’i “Hafta sonu ne yaparsınız?” sorusuna: “Hiçbir şey yapmam” yanıtını vermiş.
  • Araştırmada kadınların çalışma durumuna ilişkin olarak da, yüzde 66’sının ev kadını rolünde olduğu vurgulanıyor.
  • Kadınların finansal durumuna ilişkin olarak da, araştırmada, 44 yaş üstü kadınlardan sadece yüzde 25’inin bir banka hesabına sahip olduğu sonucu çıkmış.

***

İki farklı araştırma tek şey söylüyor: Kadının adı var ama ekonomik ve toplumsal yaşam içerisinde bu adın tam karşılığı yok!

Yine Hürriyet’in aynı etkinliğinde, İstanbul Kültür Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Dr. Bahar Akıngüç Günver, erkek egemen toplumun kadınlara bakışına ilişkin bir anekdot paylaştı. Bahar Hanım, Ankara’da üst düzey bir kurumun başındaki erkek yöneticiyle görüşmeye gittiğini, bu yöneticinin uzun süre kendisini –kadın olduğu için- dikkate alarak dinlemekten kaçındığını, daha sonra konuşulan projenin yarattığı heyecanla iletişimin geliştiğini ve görüşme bittiğinde kendisine “çok memnun oldum Bahar Bey” dediğini aktardı.

Yani, kadının adı var var olmasına da devamında sorun var…

Dünya emekçi kadınlar gününüz kutlu olsun!

 

 

 

Sefalet endeksinde zirveye

Syria_RefugeesBloomberg tarafından son birkaç yıldır açıklanmaya başlayan Sefalet Endeksinde (Bloomberg’s Misery Index) Türkiye ekonomisi kendisine en üst sıralarda yer buluyor. Endeksin hesaplanmasında bir ülkede yaşayan yurttaşların ekonomik duruma ilişkin mutluluk/mutsuzluk seviyeleri esas alınıyor. İki değişkenin toplamıyla hesaplanan basit bir endeks Sefalet Endeksi: Enflasyon Oranı ve İşsizlik Oranı. Bu iki oranın toplamına göre oluşturulan ülke sıralamasına Türkiye 2015 yılında 9. sıradan girerken, 2016 yılında 8. ve 2017 yılında da 7. sıraya kadar yükseldi. 2018 sonu itibarıyla beklenti 5.’lik!

 

Bloomberg Sefalet Endeksi
Sıra Ülke Yıl Endeks Sıra Ülke Yıl Endeks
1 Venezüella 2017   1 Venezüella 2018 (tahmin) 1872
2 Mısır 2017 41,7 2 Güney Afrika 2018 (tahmin) 33,1
3 Arjantin 2017 36,9 3 Arjantin 2018 (tahmin) 27,1
4 Güney Afrika 2017 33 4 Mısır 2018 (tahmin) 26,4
5 Ukrayna 2017 23,8 5 Türkiye ve
Yunanistan
2018 (tahmin) 20,6
6 Yunanistan 2017 22,7 6 Ukrayna 2018 (tahmin) 17,8
7 Türkiye 2017 22,2 7 İspanya 2018 (tahmin) 17,3
8 İspanya 2017 19,2 8 Brezilya 2018 (tahmin) 15,8
9 Brezilya 2017 16,3 9 S. Arabistan 2018 (tahmin) 15,4
14 S. Arabistan 2017 12,5 10 Sırbistan 2018 (tahmin) 14,7

 

***

Sefalet Endeksinde dünyanın 7. kötü durumdaki ülkesi olmanın getirdiği şey artık intiharların, tek kişilik kendini yakma eylemlerinin, ‘gündelik’ birer olaya dönüşmesi oluyor. Sefalet ve mutsuzluk değişmez kader gibi düşünülünce de karamsarlık baskın gelebiliyor.

***

Sefalet Endeksinin temelini oluşturan iki ekonomik değişken (İşsizlik ve Enflasyon) artık birer ‘makro veri’ olmaktan çıkarak, yaşam biçim ve koşullarının temel belirleyicisi olmuştur. Öyle ya, bir tarafta işsizlik artarken kişisel gelirler azalıyorsa ve diğer tarafta da hayat gün geçtikçe pahalanıyorsa ortaya ne çıkar? Sefalet çıkar! Hatta sefalet liginde derece çıkar…

***

Ekonomik durgunluk ve belirsizlik ortamı özellikle son yıllarda hem işsizlik oranını –istihdam seferberliğine rağmen!- artırmış hem de fiyatlar genel düzeyini sürekli olarak yukarıya itmiştir.

Sefaletin azalması için daha fazla, güvenceli ve onurlu biçimde yaşayacak ücret ve sosyal haklara sahip istihdamda yatıyor. İstihdam bu yönüyle artmadıkça sefalette liderliğe yükselmek kaçınılmaz.

 

Teknolojik Asimetri

Elon Musk’ın Spacex’i Salı gecesi Tesla marka otomobilini Mars yörüngesine gönderdi. Teknolojinin eriştiği seviyeyi düşününce gerçekten insanlık için büyük adım. Geçtiğimiz yıl içerisinde Boston Dynamics firması 6 savaşçı robot üretti. Orada da sensör teknolojisinin en ileri uygulamaları bulunuyor.

Biri uzay diğeri savunma alanındaki iki gelişme de gelişkin teknolojik düzeye işaret ederken, amaçları açısından tam anlamıyla asimetri yaratıyor. Spacex üzerinden Elon Musk’ın Mars üzerinde bir insan kolonisi ve sonrasında doğal yaşam formu oluşturma amacı bulunuyor. Bunun için her seferinde parçalanan fırlatma sistemlerini farklılaştırarak, atmosfer sınırında uzay aracını bırakıp yeryüzüne parçalanmadan inen sistemler geliştirmeyi başarmış oldu. Böylelikle bir süre sonra uzaya defalarca ulaşım sağlayabilen araçlar kullanılabilecek. İlk başta yapay bir sera içerisinde geliştirilecek atmosfer daha sonra dünyadaki gibi doğal bir forma kavuşacak ve Mars doğal yaşam alanında dönüşecek. En azından hedef bu. Yine geçtiğimiz yıl laboratuvar ortamında yapay embriyo üretiminin başarılmış olması da bilim kurgu kitaplarından aşina olduğumuz “insan tarlaları”nı da olasılık içine alıyor. Bu gelişmeler insanlığın uzaya ilişkin hedeflerine yaklaştığını gösteriyor.

Neticede elbette Elon Musk’ın nihai amacı insanlığı değil kendini ticari olarak kurtarmak ama yine de gelişimine aracı olduğu teknoloji herkes için önemli.

Boston Dynamics’in geliştirdiği teknoloji savaş ekonomisini geliştirmek üzere tasarlanıyor. Bu robotlar sayesinde(!) binlerce insan kolaylıkla öldürülebiliyor! Hali hazırda nükleer silahların toplamı dünyayı 13 kez yok edecek güce erişmiş durumda!

***

Teknoloji gelişiyor. Ama onu sınıfsal ve toplumsal temellerinden soyut olarak değerlendirdiğimizde birbiriyle karşılaştırılamayacak derecede asimetrik sonuçlar ortaya çıkıyor. Bu dün olduğu gibi bugün de böyle.

***

Bizim teknolojiyle imtihanımız bu iki yaklaşımı da aşan bir nitelikte. Bir yandan ilahiyat fakültelerinde felsefe dersleri seçmeli hale getirilerek teoloji totolojiye indirgenirken, bir yanda da devlet televizyonundaki bilim –belki de film- yarışmasında “organik hoşaf” en bilimsel etkinlik olarak seçiliyor. Hem evrim teorisi müfredattan çıkartılıyor hem de tarihsel olarak en yoğun PET cihazı siparişleri veriliyor. PET tarama cihazları ‘yaratılışçılık’ mitini tamamen boşa düşüren ‘antimadde’ teknolojisine dayanıyor. Eski ulaştırma bakanı –şimdiki başbakan-  bilişim teknolojisinin hikmetinden sual olamayacağını, kullanıp fazla kafayı takmamak gerektiği, fazla kafa takılırsa ‘sıyırılacağını’ haber verirken, yeni ulaştırma bakanı da konuşması sırasında tanıtımı yapılan robota çıkışabiliyor.

***

Ekonomik alanda önce Bitcoin ile başlayan ve şimdi alt coinlere doğru genişleyen yatırım çılgınlığı, okul çağındaki çocukların bile ilgi ve uğraş alanına girdi. Bir anda mantar gibi “coin uzmanları” türedi. Coin’lerin ardındaki Block-chain teknolojisi gerçekten devrimsel nitelikte bir dönüşüm. Ama onun özünü anlamadan sadece onunla yapılabilecek ticarete odaklanmak da teknolojik asimetriye verilebilecek bir örnek.

***

Neticede muazzam bir teknolojik değişim sürecine tanıklık ediyoruz. Bu süreç –doğal olarak- ülkeler ve insanlar arasındaki asimetriyi de artırıyor. Ekonomik çıkarlar teknolojik gelişimin kendisine hakim oldukça da bu asimetrik gelişim sürecek.

 

Merkez Bankası Bağımsız!

fft99_mf6750988Bugün Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) faiz koridorunu oluşturan faiz oranları hakkındaki kararlarını açıklıyor. Koridoru oluşturan dört tip faiz oranının mevcut durumu şöyle: Faiz koridorunun üst bandını oluşturan Marjinal Fonlama Oranı yüzde 9,25, faiz koridorunun alt bandını oluşturan Borçlanma Oranı yüzde 7,25, politika faiz oranını oluşturan Bir Hafta Vadeli Repo Faiz Oranı yüzde 8 ve geç likidite penceresi faiz oranı yüzde 12,75.

Yıllık enflasyonun yüzde 12’ye, cari açığın 40 milyar Dolara çıktığı ortamda olağan beklentilerin, PPK tarafından dört göstergenin de makroekonomik verilerle uyumlu biçimde artırılması yönünde olması gerekirken kimse mevcut oranlarda artış beklemiyor.

***

Oysa “Merkez Bankası Bağımsızlığı” zokası uzun süredir kapitalist ülkelere yutturuluyor. Biz Fed’in de, Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) da siyasal kararlardan ve iktidar güçlerinden bağımsız olarak para politikası kararları aldıklarına inanıyoruz… İnanıyoruz derken, inanıyormuş gibi yapıyoruz. Yoksa kralın çıplak olduğunu, hiçbir hazine bankasının (merkez bankası) siyasal çıkarlara bağlılıktan geri adım atmayacağını biliyoruz.

***

Peki ekonomik ilişkiler bütünü içerisinde yer alan neredeyse tüm kesimler, nasıl oluyor da kendilerini merkez bankalarının ulusal siyasal güçlerden ve uluslararası tekelci sermaye odaklarından bağımsız biçimde para politikası belirleyen kurumlar olduklarına inandırıyor?

Bu ‘kendi kendini inandırma’ çabasını merkez bankalarının makroekonomik gereklerle uyumlu para politikaları oluşturmaları sağlıyor. Yani bir ülkede cari açık varsa, enflasyon yükseliyorsa, işsizlik sorunu kronikleşmişse bir merkez bankası faiz oranını artırmaya yönelik politikalar izler.

Hane halkı da merkez bankasının iktidar baskısıyla değil, ekonomik gerçekler(?) üzerinden kararlar aldığına inanır. Bunun böyle olmadığını merkez bankasının kendisi, iktidar bileşenleri ve ticari bankalar bilir. Bilir ama söylemez. Yani merkez bankaları ‘bağımsızlık rolü’ keser sadece.

***

Bizdeki durum ise giderek anlamsız bir hal alıyor. Şöyle ki, bizdeki merkez bankası da esas olarak –en az- ABD, AB ya da İngiltere merkez bankası kadar iktidara bağımlıdır. Bağımlıdır ancak sorun şu ki, diğerleri gibi bağımsızlık rolü kesecek durumu pek kalmamıştır.

Bir yanda sınır ötesi operasyon masadayken, bir yandan cari açık ve enflasyon alarm veriyorken, merkez bankasının bütün bu piyasa gerçeklerine(!) kulaklarını tıkaması belki de onu gerçekten bağımsız kılıyor…

Evet, bizim merkez bankamız da bağımsız ama dünyadaki örneklerini aşan biçimde ekonomik gerçeklerden bağımsız!

Enflasyon nereye?

imagesHani üçüncü çeyrek büyüme oranı gibi aralık ayı enflasyonu da bir ‘sürpriz’ yapar mı diye beklendi ama enflasyon konusunda mızrak çoktan çuvalı delip geçtiği için çok da ‘revize edilecek’ bir yanı kalmadı.

Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) geçen aya göre yüzde 0,69 ve yıllık bazda yüzde 11,92 arttı. Yurtiçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) ise aylık yüzde 1,37 ve yıllık bazda yüzde 15,47 oranında yükseldi.

Bu düzey enflasyonun

***

Enflasyonun kalıcı biçimde yüzde 10’un üzerinde yerleşmesinin gerekçeleri var. Öncelikli olarak uzun süredir Yİ-ÜFE’nin TÜFE’nin üzerinde seyrediyor olması bizi talep çekişli değil, maliyet itişli bir enflasyonla karşı karşıya bırakıyor.

Maliyet artışı ağırlıklı olarak ara malları fiyat artışından kaynaklanıyor. Ara mallarındaki fiyat artışı yıllık yüzde 20,75 düzeyinde. Ara malları fiyatlarındaki artışı besleyen temel olarak döviz kurundaki yukarı yönlü hareket ve petrol fiyatlarındaki artış.

***

Son beş yıl içerisinde, Türkiye’nin aynı grupta yer aldığı gelişmekte olan ülkelerle enflasyon konusunda ters yönlü hareket bulunuyor. Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon oranı ortalama yüzde 2,93 seviyesine kadar gerilemişken bizde 11,92 seviyesine ulaşılmış durumda. Bu ters yönlü ayrışma özellikle kısa vadeli sermaye hareketleri için Türkiye’yi ‘çekici’ olmaktan çıkartıyor. Mevcut enflasyon oranı ve Fed’in yıl içi gerçekleştirme olasılığı bulunan üç faiz artışı ihtimali de içeride Merkez Bankasını faiz artışı konusunda sıkıştırabilir gibi duruyor.

***

2018 yılının daha başında İsrail ve İran odaklı yeni çatışma alanları riski petrol fiyatlarının da hızlı biçimde artabileceğini gösteriyor. Petrol fiyatlarındaki artış bizdeki enflasyon üzerindeki temel belirleyici.

Öte yandan dolar kurunda yılsonu yüzde 4,25 TL düzeyinde bir seviye genel beklentisi de 2018 yılı enflasyonunun yüzde on üzerinde kalmasına neden olabilecek temel sebeplerden.

***

Son olarak 2019 seçimi hazırlıkları ve 2018 yılının seçime yönelik harcamalarda artış ortaya çıkartacak olması da enflasyon oranını besleyecek bir faktör.

Neticede yeniden enflasyonun temel ekonomik sorun kaynaklarından biri haline geldiği bir dönemdeyiz. Özellikle 80’ler ve 90’larda enflasyonun yarattığı yıkıcı etkiler belleğimizdeyken, bu sefer talep değil maliyet kaynaklı enflasyonla karşı karşıya olmamız da durumun vahametini artırıyor.

Rant azaldıkça kavga büyüyor

17 Aralık operasyonu sonrası görevden ayrılan ve ayrılırken de “başbakan da istifa etmeli” diyen Erdoğan Bayraktar, görevden ayrılmadan bir hafta önce “rantsal dönüşüm” sürecine ilişkin eleştirilere karşı bakanlığının icraatlarını “Rant olmadan, kalkınma olmaz” sözüyle savunmuştu. Eski bakan görevden ayrıldıktan sonra Bayraktar İnşaat’ın başına döndü. Mevcut durumunu geçen yıl verdiği bir röportajda şöyle özetliyor: “İlk travmayı atlattım. Şimdi 3-5 inşaat işi var onları kovalıyorum”. (hürriyet.com.tr, 28.01.2016).  Bayraktar mülakatın devamında: “Vatandaş dönüşümü yapamıyorsa devlet devreye girmeli. Durup beklemek değil, atmaca gibi kurt gibi bir modelle süreci hızlandırmak gerek” dedi.

***muta-morphosis_istanbul-kupluce-no1_murat-germen_2013

Bayraktar görevden ayrıldı ama ne devletin ‘atmaca gibi, kurt gibi’ hali ne de yönetim anlayışı değişmedi. Yeni Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki de geçen yıl katıldığı ve Sabah gazetesi tarafından düzenlenen “Bursa’da Kentsel Dönüşüm Rüzgarı” isimli panelde Bayraktar’ı da aşan bir söylemle: “Rant olmadan hayat olmaz” sözleriyle, mevcut kentsel dönüşüm poliitkalarını savundu. Bir gazete(?) neden kentsel dönüşüm üzerine panel tertipler ve hangi rüzgar bakanı, rantı bu kadar derinden sahiplenmeye iter bilinmez ama rant konusunun iktidar koalisyonunun ezelden beri temel ekonomik dayanağını oluşturan bacak olduğu kesin!

***

İlahi ve kutsal bir birikim aracı olarak görülen rant, esas olarak “haksız kazanç” anlamına geliyor. Onu ‘haksız’ bir kazanç türüne dönüştüren ise sınırlılığıdır. Yani bir alanda birileri için rantın ortaya çıkması için, geri kalan herkesin o birikimden mahrum bırakılması lazım. Diyelim ki, bir ırmak üzerine HES kurma hakkı sadece bir firmaya tanınıyorsa, o HES’den elde edilecek kazançtan rakip firmalar mahrum bırakıldığı için, HES’lendirilen firmanın kazancı ranttır. Rantın bu birikimi belli bir alana sıkıştırarak, toplumun geneline ait olabilecek kazancın bir gruba aktarılması, kalkınmaya olanak sağlamayacağı gibi hayat memat meselesi de değildir…

***

Toplumun geneli için hayat memat meselesi olmayan rant, gelmiş geçmiş tüm iktidarlar ve artırılmış olarak da mevcut iktidar koalisyonu için abıhayattır. Rantın ırmak olup aktığı dönemde, iktidar koalisyonunun irili ufaklı 12-13 bileşeni, bu ranttan nasiplenmiş ve tabir-i caizse ‘ne istedilerse!’ verilmiştir. Ulusla ölçekte KİT’lerin satışı –tabir-i caizse peşkeşi-  aracılığıyla yaratılan rant ve inşaata dayalı rant ile yerel ölçekte de belediyecilik hizmetlerinin rant alanlarına dönüştürülmesi süreci ile karşı karşıya kaldık.

Neredeyse son KİT de ‘babalar gibi’ satılıp da huzura erilince ve yıkıp yeniden yapacak konut rantı azalınca gözler belediyelerdeki rantçılık faaliyetlerine çevrildi. Adeta yapboz tahtasına çevrilmiş Yerel Yönetim Yasa’sı ile zaten bir süredir bizim oy verdiğimiz kişilerle bize hizmet sağlayan firmalar birbirinden ayrılmıştı. Bu ayırım özenli bir ayırımdı. Yani belediyeye su fıskiyesini hangi firmanın takacağı ya da reklam panosunun hangi firmadan kiralanacağı, rantsal liyakat(!) ile belirleniyordu.

***

Seçim harcamalarıydı, örtülü harcamalardı falan derken kalbura dönen bütçe, kamunun elindeki rant alanlarının da birer birer erimesiyle birleşince yeni bir paylaşım kavgasının fitilini ateşledi. Bazı belediye reisleri istifa etmeliydi! Öyle de oldu, daha da olacak gibi. Görünürde, bu belediye başkanları kişisel zaafları nedeniyle seçmen kitlesini olumsuz etkilediği için istifaya davet edilmişti. Ama işin aslı, operasyonun sadece belediye başkanlarıyla sınırlı olmadığını ve paravan, taşeron, iştirak tüm belediye şirketlerinin de mercek altına alındığını, bazılarının kapatıldığını gördük.

Son olarak geçtiğimiz pazar çıkartılan 696 sayılı KHK ile oluşturulan BİT’ler (Belediye İktisadi Teşekkülü) ile rantın doğrudan merkezden yönetilmesinin düşünüldüğü anlaşılıyor. Rant azaldıkça kavga büyüyor!

Belediyelere hizmet veren taşeron firmaların durumu belirsiz. Bu firmalarda çalışan işçilerin özel taşeron firmadan kamu taşeron firmasına (BİT) geçmeleri ise emeklilik şartına bağlanıyor. Yani taşeron kaldırılırken, taşeron işçiyi olduğu gibi sistemden kaldıran bir yaklaşım var. Bir tarafta yeni rant alanlarının tesisi ve paylaşımı sorunu, diğer tarafta ise sayısı milyonu aşan taşeron işçilerin durumu…

2018 yılı gelmeden, çelişkisi geldi!

İyi yıllar!

 

 

 

 

Rekorlu Ekonomi

moneycolumnsYüzde 11,1’lik üçüncü çeyrek büyüme rakamı, en azından iktidar koalisyonu sözcüleri için inandırıcı bulunmuş gibi görünüyor. Bu iyi! Büyümede rekor kıran ekonomi diğer birçok makro veride de rekora doymuyor çünkü…

Bitirdiğimiz 2017 yılında ABD Doları karşısında en çok değer yitiren TL’sının mevcut performansının gelecek yılda da devamı bekleniyor. Yatırım ve araştırma kurumlarının 2018 yılsonu dolar kur tahmini 4,20 TL ile 4.38 TL arasında değişiyor.

  1. P. Morgan tarafından yapılan 2018 küresel tahmininde; Türkiye’nin 2017 yılında GSYİH’ın yüzde -1,9’u olarak gerçekleşen mali dengesinin, 2018’de yüzde -2,1 ve 2019’da yüzde -3,2 olması bekleniyor.

Dış borçların GSYİH’a oranının da 2018’de yüzde 50’yi aşması bekleniyor. IMF’e borcu kalmayan ülkemiz aynı anda dış borç rekoru da kırmayı ihmal etmiyor!

Yüzde 11’lik üçüncü çeyrek büyüme ile yıllık yüzde 5’in üzerine taşınacak büyüme oranı beklentileri 2018 yılı için yüzde 2.5’a iniyor.

Enflasyonda yüzde 13’ü gören ekonominin 2018’de de özellikle çekirdek enflasyondaki direnç ve maliyet baskısı nedeniyle yükselişini sürdürmesi bekleniyor.

İşsizlikte tarihi rekor seviyeleri test eden ekonominin gelecek yılda da ümit vaat eden bir yanı bulunmuyor.

Sadece 2018 değil, 2019 ve sonrasına ilişkin en kötümser beklenti bütçe açığındaki artış beklentisi. Çokça üzerinde durulduğu gibi, bütçe açığındaki artış hazineyi borçlanmaya itmekte bu da piyasada borçlanma maliyetlerini (faiz oranı) artırmakta ve maliyetler üzerinde baskı yaratmaktadır. Küresel ekonomideki belirsizlikler ve içeride olası bir erken seçim ihtimali yakın dönemde bütçe açığını besleyen kamu harcamalarının frenlenme ihtimalini zora sokuyor.

Dünya geneli için de 2018 yılının bir yandan çatışmacı ortamızın bir nebze yumuşadığı ama seçimlerle dolu bir yıl olması nedeniyle her an yeni risk alanlarının oluşabileceği bir belirsizlik içerdiğini söyleyebiliriz.

2018 yılı Hindistan, Endonezya, Rusya, Macaristan, İtalya, Kolombiya, Filipinler, Meksika, Malezya, Brezilya, Venezuela ve Tayland için seçim yılı. Seçime giden ülkelerin (İtalya ve Rusya hariç) Türkiye ile aynı kulvarda bulunan ülkeler olduğu düşünüldüğünde, bizde bir hareketlilik olmasa dahi, oralardaki siyasal ve ekonomik hareketlerin bizi fazlasıyla etkileyeceği aşikâr.

 

 

2018 gelirken…

Ekonomik anlamda, 2017 yılının tek iyi yanı bitiyor olması. Ekonomik yapının derinliğini büyük ölçüde yitirdiği, kırılganlıklarda ilk beş içindeki yerin tescillendiği, enflasyonun bir daha geri dönmeyeceksine çift hanelere tırmandığı, bütçe açığının hazineyi otomatik borçluluğa ittiği, döviz kurunun alıp başını gittiği, dış ticaret hacminin giderek daraldığı, işsizliğin rekor tazelediği, gelir grupları arasındaki eşitsizliğin uçuruma dönüştüğü, borsanın spekülatörlerin cirit attığı bir arenayı andırdığı, tarım ürünlerinde dışa bağımlılığın katmerlendiği, beyin göçünün hızlandığı, hane halkı borçluluk oranının tırmandığı, bankacılık sistemine duyulan güvenin yerlerde süründüğü, tüketici güveninin eridiği, iş güvencesinin giderek ortadan kalktığı bir yılın bitiyor olması elbette güzel!

OHALde bu duruma sevinebiliriz elbette… Yetmez ama sevinelim!

***

2017’nin bitiyor olması güzel ama yeni yılın eskiyen yıla “rahmet okutma” ihtimali de keyifleri kaçırmıyor değil hani!

Daha yıl gelmeden “torba yasayla” zamların sıralanması, tüm araştırma ve derecelendirme kurumları tarafından büyüme tahminlerinin düşürülmesi, bankacılık sisteminde ciddi sarsıntıların oluşabileceği beklentisi, çarşıda pazarda kriz beklentisinin tavan yapması, üretici fiyatlarındaki yüzde 18’e dayanan artış, olası erken seçim senaryoları, inşaat sektöründe yaşanan durgunluk, turizm sektöründe umut vermeyen görünüm, kapanan şirket sayısının yeni açılan şirket sayısını katlamış olması, fedakarlığın asgari ücretliden beklenmesi yeni yılın daha gelmeden tükenmişliğini gösteriyor.

***

2017’de yaşananlar ve 2018 için beklenenler gösteriyor ki, ekonomide yaşanan kan kaybı artık yara bandıyla ya da sargı beziyle toparlanır gibi değil. İçinden geçtiğimiz süreç, bir ekonomi masalının sonuna gelindiğini göstermekte ve artık yeni bölümler değil, yeni masallar gerektiğini de söylemektedir!

 

 

Davul zurna az!

2015 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin yıllık büyüme oranı yüzde 12 düzeyinden yüzde 6’ya düştüğünde başbakan bir basın toplantısı düzenleyerek, yaşananın basit bir dalgalanma olmadığını, Çin’de 90’lardan itibaren yürütülen büyüme politikasının sonuna gelindiğini ve karşılarında iki yol olduğunu söylüyordu: Ya daralmak ya da yeni bir üretim paradigmasına yönelmek. Yolun sonuna gelindiğini söylediği üretim yapısı verimliliğe dayalı üretim stratejisi. Yani ucuz işgücüne dayalı üretim. Çin ucuz işgücüne dayalı “verimli” ekonomisyle trilyonlarca dolar birikim elde etmiş ancak bunu verimlilik peşinde koşarken kendi halkına gelir olarak dağıtamadığı için de iç talep fakiri olmuştu. Çin başbakanının yeni üretim paradigması ise niteliksel bir dönüşüm hedefine işaret ediyor. Çin başbakanı, Çin yüzde 6 büyürken bunları söylüyor!

Anlayana sivrisinek saz…

***

Türkiye ekonomisi tarihinin en kırılgan dönemlerinden birini yaşıyor. Hatta bu “en”ler içerisinde örneğin TL değer kaybında cumhuriyet tarihinin rekorunu her gün kırılıyor. Enflasyon ivmelenerek artıyor ve bu artışı maliyet artışları çok güçlü biçimde destekliyor. Kamu kesimi borçlanma gereği artıyor. Bütçe açığı sürekli artarken hazine borçlanması hızlanıyor. Yatırımcılar zaten el frenini çekmişken, tüketici güven endeksi de diplerde dolaşıyor.

Döviz kurundaki her birim artış, anında (petrol ve yabancı girdi nedeniyle) maliyetleri ve o da fiyatları artırıyor. Yani enflasyon dövizden besleniyor. Enflasyon yükseldikçe reel gelirler hızlı bir biçimde eriyor. Satın alma gücü gün geçtikçe azalıyor.

Yurtiçinde yerleşikler için durum böyle. Bir de Türkiye’de yabancı işçiler var. Ben bu yazıyı yazarken Kırgızistan’daki bir yayın organından arayıp görüş aldılar. Telefonun ucundaki muhabir diyor ki, “Hocam, bizim Kırgizistanlılar en düşük ücretle çalışıyor burada. Hepsi de parasını memlekete gönderiyor. Kafaları çok karışık. Hem burada daha çok para harcamaya başladılar hem de burada elde ettikleri geliri dolar satın alıp öyle gönderiyorlardı, o gün geçtikçe eriyor”. Kırgızistan için bizim ekonomimizin durumu böyle önemli yani…

***

İçeride ve dışarıda bunlar olurken, ekonomi yönetimi için ekonomi konusu belli ki bir PR (Halkla İlişkiler) meselesine indirgenmiş durumda. İstatistiğin dumanlı tepelerinde dolaşarak, “İrtifa kaybediyoruz ama bakın tepelerdeki kar ne güzel” tadında anlaşılması oldukça güç ama sakin bir ses tonuyla yapılan açıklamalar, bir şirket için yapılıyor olsa anlaşılır. Ama bahsettiğimiz 80 milyonluk bir ülke olunca durum vahim hale geliyor.