Prof. Dr. Sinan Alçın

segui il tuo corso e lascia dir le genti

Vardan yok, yoktan var yaratmak: Yıldırım Koç’a zorunlu bir cevap


Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Aydınlık gazetesi yazarı Yıldırım Koç, Salı günü köşesinde benim 8 Haziran tarihinde yazdığım “Kıdem Tazminatında Üç Hal” başlıklı yazımı eleştirmiş. Eleştirmiş demek biraz naif kalsa da öyle diyerek geçelim. Koç’un siyasi kimliğini de belirttim çünkü konuya bir köşe yazarından çok bir siyasi demagog gibi yaklaşmış. Hem biliciliğe hem de hizalayıcılığa soyunan Koç’un gerçeküstü yaklaşımını dikkate alıp da cevap yazmazdım elbette ancak kendisi hedef tahtasına yalnızca beni koymamakta, işçi sınıfı, işçi sınıfı örgütleri ve işçi gazetesi Evrensel’i de hedef almaktadır. Hal böyle olunca da cevap vermek kaçınılmaz oldu.

***

Yıldırım Koç, iktidar koalisyonunun Kıdem Tazminatı Fonu tartışmasını yeniden masaya sürdüğü mayıs ayından başlayarak hem birbirini tekrar eden ama hem de  birbiriyle çelişen birkaç yazı yazmıştır. Yazılarında “Kıdem tazminatını yanlış tartışıyorsunuz bu böyle olmaz” vurgusu yapmakta ve biraz bulanık da olsa kabaca iki iddiayı sıcak tutmaya çalışmaktadır: Birincisi, işçi sınıfı kıdem tazminatı hakkını mücadeleyle kazanmamıştır aksine bu hak kendilerine düzen tarafından hediye edilmiştir. İkincisi, tartışmalarda kıdem tazminatı fonunu temel almak doğru değildir çünkü kıdem tazminatının işçiyi işverene bağlı kılan bir düzenleme olduğu ve aslında zararlı olabileceğidir.

***

“Tarihçilik” yapan Koç’un işi “kıdem tazminatının verildiği(!?) dönemde işçi yoktu ki, kıdem tazminatı işçiyi işyerinde tutmak için, bu uğurda en küçük bir mücadele bile verilmeden yasaya kondu” tezine sürükleyen yaklaşımını geliştirmesine katkıda bulunmak üzere, döneme (1930’lar) dair birkaç nesnel gerçeği paylaşmak isterim.

Örneğin konunun uzmanlarından Prof. Dr. Şehmuz Güzel’in Türkiye’de İşçi Hareketi: 1908-1984 isimli kitabında (sayfa 187) “1934’de hazırlanan bir İK (İş Kanunu) tasarısı da işçilerin tepkisini çekmiş; 1935 ve 1936’da yasanın yürürlüğe girmesinden önce özellikle İzmir’de gösteri ve protestolar düzenlenmiştir” deniyor.

Yine Güzel’in kitabında 1923 – 1939 yılları arasında işçi örgütlenmelerine ve grevlerine değinilerek zamanın iktidar partisi CHP’nin yardımlaşma sandıkları dışında işçi örgütlenmelerine yaşama hakkı tanımadığı, uysal işçi örgütleri ve KİT’lerdeki fabrika müdürleri aracılığıyla işçileri denetim altında tutmayı amaçladığı belirtiliyor. Şehmuz Güzel aynı yaklaşımla 1936’da İş Kanunu’nun kabul edildiğini ve sınıf bilincini engellemek amacıyla 8 saatlik iş günü, hafta tatili, iş teftişi gibi işçileri koruyucu bazı önlemlerin de yasayla getirildiğini ifade ediyor.

1922 – 1936 yılları arasında İstanbul, İzmir gibi sanayileşme hareketlerinin başladığı illerde kendi çağında işçi eylemleri ve grevler olmuştur. Prof. Dr. Yüksel Akkaya’nın “Cumhuriyet’in Hamalları: İşçiler” isimli kitabında da, 1923 – 1936 yılları arasında kötü çalışma koşulları, düşük ücretler ve işçi çıkarmalara karşı 94 kez greve gidildiği ortaya konmaktadır. Zamanın CHP hükümetleri bu girişimleri polis gücüyle bastıranın yanı sıra yasal tedbirlere de başvurmuşlardır. Sendikacı ve tarihçi Kemal Sülker’in “Türkiye’de Sendikacılık Tarihi” isimli kitabında da (sayfa 47) “Bu hareketlerin sonucu olarak 1933 yılında Türk Ceza Yasasının 201. maddesinde yapılan bir değişiklikle işçinin toplu olarak işi bırakmaya teşvik edilmesi…yasak edilmiştir” deniliyor.

Zaten 1936 tarihli İş Kanunu, işçilerin belli bir siyasal bilinçlenmeye kavuşmasını engellemeye yönelikti. Kanun, sendikal örgütlenme ve grev yasağı getirirken, işçilerin bu yöndeki gelişiminin önünü kesmek için bireysel düzeyde belli haklara kavuşmasına olanak sağlıyordu. Söz konusu Kanun (3008 sayılı İş Kanunu) işçiye kolektif haklar yerine bireysel düzeyde haklar sağlamayı amaç ediniyordu. Sonuç itibarıyla güçlenmekte olan işçi sınıfı mücadelesinin devlet tarafından kontrol edilmesine yönelik yasada kıdem tazminatı da hak olarak tanınıyordu. Ancak, bu hak tanıma meselesi, Yıldırım Koç’un iddia ettiği gibi “verilen” değil, aksine işçi sınıfı mücadelesinin zorladığı bir haktır. Bu yanıyla da cumhuriyet dönemi işçi sınıfı tarihi açısından yegâne niteliktedir. Yasayla tanınan bireysel haklar birleşik mücadeleye gem vurmak içindir.

Öte yandan benim kıdem tazminatı için cumhuriyet döneminde işçi sınıfı mücadelesiyle kazanılmış yegane hak demem sadece 3008 sayılı İş Kanunu’nunda tanımlanan 5 yıllık kıdemi olan işçi için 15 günlük tazminata vurguyla değil, sonrasındaki sınıf mücadelesiyle de bu hakkın 30 günlük tazminata kadar geliştirilmiş olmasıyla da ilgilidir.

***

Koç’un “işçi yoktu ki” dediği döneme ilişkin çarpıcı bir örnek de Güngör Gençay’ın hazırladığı “Şalterler İnince” isimli şiir antolojileri dizisinde  yer buluyor (sayfa 19): “İlerici sendika yöneticilerinin, çoğalan sendikaları “Bölge Sendika Birlikleri” çatısı altında toplama girişiminden tedirgin olan iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası, Zonguldak-Balya  İşçi Birliği’yle, İstanbul İşçi Birliği’ni birleştirerek “Türk İşçi Birliği’ni kurdu. Böylece, işçi hareketini denetimi altına almayı amaçlıyordu. Ne var ki, durumu fark eden işçiler, birlikten ayrılarak ‘Amele Teali Cemiyeti’ni kurdu. Kısa bir sürede üye sayısı otuz bini aştı. Birçok eylem düzenleyen cemiyet, 1926’da kapatıldı. 1929-1933 yılları arasında yaşanan ekonomik krizin yanı sıra yükselen grevler de 1933’te yasayla yasaklandı. 1923-1936 döneminde, süreklilik kazanan 33 grev yapıldı. Bu grevlerde ücret artışı ve düzenli ödenmesi, konut ve sağlık sorunlarının çözümü, işgününün 8 saat olarak kabulü, kadın-erkek ile yerli-yabancı işçilere aynı ücretin verilmesi ve işçi sendikalarının işveren tarafından tanınması istemleri yer alıyordu”. İşte Yıldırım Koç’un yok saydığı işçi sınıfı, işçi sınıfı örgütleri ve mücadelelerine dair birkaç örnek.

Tartışma 1936 dolayımında döndüğü için tazminat Osmanlı’nın son dönemlerinde Selanik tütün işçilerinin direngen mücadelelerinden örnekler vermiyorum…

***

Yıldırım’ın ikinci temel hareket noktasını oluşturan “işçi örgütleri kıdem tazminatı fonuna odaklanırken oyuna gelmektedir” biçimindeki yaklaşımı ile gerçeklik arasında da çok büyük bir farklılık vardır. İşçi sendikaları ve diğer sınıf örgütlerinin meselenin özünü unuttukları veya karıştırdıkları bir durum yoktur. Mücadele yetersizliği eleştirilebilir, bu da daha içeriden ve samimi bir biçimde! Benim önceki yazıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, bu süreçte işçi sınıfı ve sendikaların esas mücadele etmesi gereken şeyin her türlü akıl karışıklığı yaratan yaklaşıma karşı da sınıfın kazanılmış elle tutulur yegâne hakkının tavizsiz savunulması gereğidir.

***

Umarım bu yazı Yıldırım Koç’un sınıfa, sınıf örgütlerine, işçi sınıfı gazetesine ve sınıf mücadelesine yönelik yok saymacı ve indirgemeci yaklaşımını gözden geçirmesine vesile olur. Bu yazı vesilesiyle belki okuyucular için ve benim için döneme dair bellek tazeleme fırsatı doğmuş oldu.

İyi bayramlar!cumhuriyet işçi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 22/06/2017 by in Köşe Yazıları.
Follow Prof. Dr. Sinan Alçın on WordPress.com
%d blogcu bunu beğendi: