Prof. Dr. Sinan Alçın

segui il tuo corso e lascia dir le genti

İki program tek sınıf


“Serbest ticaret nedir?

Sermayenin Özgürlüğüdür.”

Karl Marx

Son bir haftada iki ekonomi programı açıklandı. Bunlardan ilki, AKP iktidarının Ekonomide Yapısal Değişim Programı idi. Programın bir bölümünü açıklayan başbakan, devamının da geleceğini müjdeledi!

İkinci program ise Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Diyarbakır, Van ve Mardin Büyükşehir Belediyeleri ile Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası tarafından hafta sonu düzenlenen Demokratik Ekonomi Konferansı’nda “sonuç deklarasyonu” olarak şekillendi.

Elbette bu iki program ortaya çıkış biçimleri ve hedefleri açısından –bir yanıyla- karşılaştırılabilir değildir. Ancak, yine de “ekonomik gelişmeci” yönelişleriyle ortaklaştıkları yanlar da vardır.

Şimdi iki programın öne çıkan hedeflerine bakalım…

***

Yarattığı ekonomik enkazın bedelini işçi ve emekçilere yüklemek için çözümü mevcut ekonomik düzeni daha da güçlendirmekte bulan iktidar, programını da bu ruh haliyle hazırladı.

Program ağırlıklı olarak; verimlilik artışı, enerji üretiminin artırılması ve teknoloji yatırımlarının artırılması hedeflerini içeriyor.

Programda; 2018 yılına gelindiğinde enerji üretiminde yerli kaynak payının yüzde 35’e çıkartılması hedefi var. Programda “enerji verimliliği başlığında ise Linyit kaynaklarının azami ölçüde ekonomiye kazandırılacağı ifade ediliyor.

Bu hedefler, ne Soma’dan, ne Şırnak’tan, ne Ermenek’ten ne de yurdun dört yanında HES projeleriyle kurutulan derelerden ders alınmadığı ve aksine yıkımın “kararlılıkla” sürdürüleceğinin beyanı adeta. Enerji üretiminde yerli kaynak payının artırılması, doğanın kapitalist üretimin harcı yapılmaya devam edeceği ve işçilerin yine bu uğurda 18.yy çalışma koşullarına zorlanacağını gösteriyor.

Yine programda, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı’na vurgu yapılıyor. Türk Tabipleri Birliği (TTB), bu düzenlemenin Tıp Fakültelerini ve tıp alanındaki bilim insanlarını tahakküm altına almak anlamına geldiğini ve hükümete bağlı üniversite ve bilim enstitüsü olamayacağını açıklamıştı. Açıklamaya şu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/bilimenstitusu-4655.html .

Programda bir de güncellenen makro ekonomik hedefler var. Ama onları buraya taşımaya değmez. Zira, başbakanın 1,3 trilyon dolarlık GSYİH büyüme tahmini bir gün sonra kendi bakanı tarafından “yanlış hesaplama olmuş” diyerek tekzip edildi.

Yine de, keşke köşede daha fazla yerimiz olsaydı da, başbakanın ”Bizim söz verip de yapmadığımız temenni düzeyinde bıraktığımız hiç bir taahhüdümüz olmamıştır” sözünün 12 yıllık AKP iktidarı süresince neden hiç doğrulan(a)madığını gösterecek birkaç tablo paylaşabilseydik.

AKP programı, bundan önce açıkladıkları onlarca programda olduğu gibi, sermaye birikimini önceleyen ve bunun için doğal kaynaklar ile işçi ve emekçileri tahakküm altına alacak düzenleme hedeflerini içeren bir tür “irade beyanı”dır. Bunların ne kadarının, ne ölçüde gerçekleşebileceğini sınıf mücadelesinin seyri belirleyecektir.

***

İkinci program, DTK’nın öncülüğünde düzenlenen Demokratik Ekonomi Konferansı’nın (DEK) sonuç bildirgesi idi. DEK, ortaya çıkış biçimiyle de sonuçlarıyla da AKP Programından büyük ölçüde ayrışmaktadır. Bir yılı kapsayan süreçte, yaygın çalıştaylarla ve delegeler üzerinden hazırlanmış bir konferanstı. Dolayısıyla sonuç bildirgesi önemli bir kapsayıcılıktadır.

DEK’in sonuç bildirgesi, AKP Programı gibi açıktan sömürü hattının sağlamlaştırılmasını hedeflemiyor. Hatta DEK’in bildirgesi, doğa ve çeşitli kimliklerin de haklarını önceliyor. Bu nedenle bazı hedefler gerçekten önemli:

Hükümetin sosyal güvenlik politikaları ile kadını, engellilere, yaşlılara ve çocuklara bakan ucuz, kaçak sosyal güvencesiz işçi olarak çalıştırılmasına karşı kampanya yapılması ve bunun için uluslararası sözleşmelere dayanarak mücadele yürütülmesi,

– Yerel kaynaklar üzerinde karar alma süreçlerinde kadınların yer alması, kent mekan planlaması kadın, yaşlı, engellilerin yer alması, tüm dinamiklerin yaşamını kolaylaştıracak kadın merkezli kentlerin hızla hayata geçirilmesi sadece parklar değil ortak yaşam alanlarının tamamının kadın bakış açısı ile dönüştürülmesi,

– Mera, yayla ve orman alanlarının metalaştırılmasına karşı durulması, imara açılmaması, vasfının değiştirilmemesi, korunması ve geliştirilmesi,

– Geleneksel ve modern hukuk sisteminde görünmeyen topraksız köylülüğün korunması için yeni bir adalet mekanizması geliştirilmesi ve hazine arazilerinin topraksız köylülere dağıtılması için mücadele edilmesi,

– K. coğrafyasına, doğasına, insan sağlığına ciddi zararlar veren, HES’ler ve güvenlik amacıyla kurulan barajlar reddedilmeli, yapılmış ve yapılması devam eden HES inşaatlarına karşı toplumsal hareketlerin geliştirilmesi, fosil yakıtların kullanımının minimalize edilmesi, enerji üretiminde ekolojik alternatif enerji kaynaklarının (güneş, rüzgar, jeotermal, atıklardan enerji üretimi vb. gibi) değerlendirilmesi için mücadele edilmesi gerekmektedir.

Yukarıda saydığım ve benzeri türden özellikle kadın ve doğa hakçılık üzerine çok sayıda hedef bulunmakta DEK’in bildirgesinde. Tek cümleyle bu programı özetlemek gerekirse, kimiklere ve doğaya saygılı otonomist kapitalist gelişim perspektifinin olduğunu söyleyebiliriz. Programda, bir yandan sıklıkla “komün”lere vurgu yapılırken (kooperatifler, yerel pazarlar oluşturulması gibi) bireyci ekonomi (kapitalizm) ile devletçi ekonomi(?) (sosyalizm) fikrine de mesafe konulmakta ve bir anlamda üçüncü yol (Radikal Demokrasi) önerilmektedir.

DEK’in programında işçi sınıfının izlerine ancak, “sosyal politikalar” başlığında birkaç hak üzerinde rastlamak mümkün.

Esasen bölgedeki ekonomik potansiyel ve bunun geliştirilmesine odaklanan bir programın sınıfsal durum ve deneyimlere yarım gözle bakmasının bir mantığı olabilir. Olabilir ama bu haliyle program “alternatif” veya daha “demokratik” bir görünüm sunmaz.

Öyle ki, programın içerisinde şöyle bir vurgu bulunmaktadır: “Ticaret, toplumun denetiminde olmalı ve ekonomik faaliyetin sonuçlarından biri olarak değerlendirilmelidir. Üretim ve tüketim arasında aracı birimleri en aza indirerek, tekelci karı baskılayan ve toplumsal ihtiyaçları gideren demokratik pazar anlayışı esas alınmalıdır. Toplumu sermayeye bağımlı hale getiren borçlandırma mekanizmalarına karşı dayanışmacı kredi ve fon mekanizmalarının oluşturulması, yerel pazarlar ve tüketim kooperatifleri aracılığı ile üretici ve tüketici arasındaki mesafenin yakınlaştırılması gerektiği vurgulanmıştır. Değişim değerinin değil kullanım değerinin öne çıkarıldığı bir ticaret anlayışı esas alınmalıdır.”

Şimdi bu değerlendirme üzerine bazı soru ve tespitlerim var. Umarım tartışmaya vesile olur…

Ticaretin toplumun denetiminde olması ne demektir? Kimin ne alıp satacağına toplum temsilcileri karar verecek olabilir. Bu neyi değiştirir? Ticaretin kapitalist özü değişecek midir? Kapitalist üretim biçiminde de ticaret, ekonomik (kapitalist) faaliyetin bir sonucu değil midir zaten? Üretim ve tüketim arasındaki aracıların azaltılması tekelci karı baskılamaz tam tersine bu aracıların bir arada toplanması ya da bunlardan bazılarının söz hakkına sahip olması karların tekelci niteliğini şiddetlendirir. Öte yandan “dayanışmacı fon” ile hedeflenen nedir? Bunun İslami fonlardan ve Mikro Kredi uygulaması gibi kadın emeğini piyasalaştırma amacı güden uygulamalardan farkı nedir? Daha düşük faizli kredi midir hedeflenen?

Değişim değeri yerine kullanım değerinin öne çıkartıldığı ticaret anlayışıyla ne anlatılmak isteniyor? Kullanım değeri olan bir mal ticarete konu olduğu andan itibaren zaten değişime de konu olacaktır. Dolayısıyla –trampa da dâhil olmak üzere- hiçbir ticari yöntem, değişim değeri olmaksızın anlam kazanamaz. Belki burada “malların yüksek fiyatla satışının engellenmesi” amacı olabilir ama bu da olsa olsa “denetimli kapitalist ticaret” olacaktır.

Kapitalist üretim ilişkileri bütününü sınıf perspektifiyle değerlendirmeden, sadece onun tahribatları üzerinden bir tür anti-kapitalist ekonomik gelişim modeli öngörmek, sadece yeni bir kapitalizme olanak sağlar. Toplumda bireyler, kimliklerinin ötesinde sınıfsal konumlarıyla üretim ilişkilerine dâhil olmaktadır. Sınıfsal durumdan azade bir kimlik öngörüsünün yegâne fonksiyonu sınıfsal çelişkilerin üzerini örtmek olacaktır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Elbette bunları söylerken, harcanın çabanın kıymetini ve ulusal mücadelenin önceliklerini de görmezden gelmek hata olur. Ancak, şu da unutulmamalıdır ki, tarihteki hiçbir dönemde (ilkel dönemin başlangıcı hariç) tek ülkede tek sınıf olmamıştır. Tek sınıf olmasının (sınıfların ortadan kalkmasının) en önemli geçiş koşulu da –dün olduğu gibi bugün de- proleter iktidarın inşasıdır. Bütün eşitsizlikleri tek tek giderecek kuvvet budur. Ekonomiyi de kapsayacak, gerçek demokrasi ancak sınıfın iktidarını önceleyen bir program ve mücadele ile mümkündür!

***

İki programın, -bütün biçimsel, düzeysel (bölgesel ve ulusal) ve bazı özsel farklılıklarına rağmen- ortak yanı, kapitalist gelişmenin sürdürülebilirliğine odaklanmalarıdır. Bu haliyle iki programın birikim öngörüsü, -demokratik ya da değil- sermaye birikimidir. İki programın ne ölçüde hayata geçeceği ve olası sonuçları, iki programda da görünmez olan (birinde tamamen, diğerinde kimlikler ardına gizli) işçi sınıfının mücadelesiyle şekillenecektir!

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 11/11/2014 by in Köşe Yazıları.
Follow Prof. Dr. Sinan Alçın on WordPress.com
%d blogcu bunu beğendi: