Prof. Dr. Sinan Alçın

segui il tuo corso e lascia dir le genti

Sınıfsal katliam


Soma’lı çocukların, eşlerin, annelerin, babaların, oğulların, kardeşlerin; babasız, oğulsuz, kardeşsiz, kocasız geçirdikleri ilk pazar bugün.
Katliamın kendisi kadar bir bütün olarak iktidarın suçu örtbas etme çabası ve şirketin sorumluluktan kaçma gayreti de ayrıca acıtıyor canımızı.
Öyle bir katliam ki bu, yüzlerce kurban var ama suçu üstlenen yok.
Oysa ne çok iz var ellerinde öyle değil mi?
Yerel seçim günü yaşanan elektrik kesintilerini trafoya kedi girmesine bağlayan bakan Taner Yıldız, gözümüzün içine baka baka sanki ironi yapar gibi bu katliamı da trafoya bağladı. Onun söylediğine şirketin patronu bile destek vermedi. Zaten ilk günden Elektrik Mühendisleri Odası’da böyle bir durumun söz konusu olmadığını açıklamıştı.
Peki, nasıl gerçekleşti katliam?
Şirkete sorarsanız “nedeni belli olmayan, ilk kez olan, hiç beklenmeyen” bir hadiseydi yaşanan.
Devlete sorarsanız “güzel ölüm”dü hepsi bu.
Oysa gerçek her zamanki gibi en çıplak haliyle duruyor oracıkta. Jeoloji Mühendisleri Odası (JMO) Başkanı Hüseyin Alan’a sordum konuyu. Onlara göre konu çok açık: Linyit yataklarında zaman içinde gaz birikimi oluyor, kayaçlar ve kömür havayla temas ettiği an yanmaya başlıyor. Bu durum tüm linyit yatakları için geçerli olmakla birlikte Soma linyit yataklarının özellikle yanmaya meyilli bir bölgeyi oluşturduğunu söyledi Hüseyin Alan. Bu gerçeği bu işle uğraşan herkesin bildiğini de ekledi. Şirketin sahibi de Jeoloji Mühendisi. Dolayısıyla bu durumu bilmemesi mümkün değil. Günlerdir kulaktan kulağa yayılan bir iddia vardı; aslında o yatağın yanmakta olduğunun bilindiğine dair. Başkan, olay yerindeki üç günlük tetkik sonrasında şüpheye gerek kalmayacak bir kanaatle şirket sahibini üyelerini disiplin kuruluna sevk ettiklerini anlattı.
Maden Mühendisleri Odası (MMO) Başkanı Ayhan Yüksel’e katliamda mühendislik hatası olup olmadığını sordum. İki yönü var konunun: Bir yanda ocağın içinde can veren 5 maden mühendisine yıkılmaya çalışılacağı anlaşılıyor olayın ve diğer yanda da şirketin sorumlu müdürleri de mühendis. Ayhan Yüksel açık biçimde söylüyor: “Mühendislik ilkeleri işleseydi böyle bir olay asla yaşanamazdı, yaşansa da işçilerin tamamı kurtarılırdı.
Hem olayın ortaya çıkışında hem de sonrasında yüksek düzeyde “planlama” kusuru olduğu gözüküyor.
Ayhan Yüksel’e de sordum, “sorumlu müdürler üyeleriniz, disipline sevk edecek misiniz?” diye. Kurullarında bu konuyu görüşeceklerini söyledi. Daha sonra aynı gün gerçekleştirdikleri basın toplantısında da Soma’nın neden “belirsiz” kaza alanı olmadığını anlattılar; 2010 yılında hazırladıkları rapora vurgu yaparak.
İki odanın başkanı yanında, TMMOB yönetimiyle de görüştüm. Hem oda başkanları hem de TMMOB temsilcisi maden kuruluşlarında ve işletiminde kendilerine danışılmadığını ve yetkilerinin de bulunmadığını anlattılar.
Katliamın suçu kurbanlara mı yüklenecek?
Özellikle, 2012 yılında yürürlüğe giren 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun bunu olanaklı kılacak maddeler içerdiğini vurguladı TMMOB Genel Sekreter Vekili ve Maden Mühendisleri Odası ikinci başkanı Can Doğan. Doğan, kendilerine izin verildiği takdirde madeni gezip rapor hazırlayacaklarını söyledi.
Maden Mühendisleri Odası başkanı Ayhan Yüksel, Maden Kanunu’na göre, devlet adına madeni teknik yönden denetleyenlerin maden şirketlerinden maaş aldıklarını ve kendilerinin bu durumun denetimi sakatladığını ısrarla vurguladıklarını söyledi. Öyle ya, maaşını işverenden alan denetçi neyi ne kadar denetleyebilir? Bağımsız bir fon öneriyorlar.
Başkan şirkete soruyor: “Temiz çıktıysanız denetimde bu kaza nasıl oldu?”.
JMO Başkanı Hüseyin Alan konunun “teknik boyuta” sıkışamayacağını söylüyor. Katliamı hazırlayan üç yönelişe vurgu yapıyor:
* Özel olarak bu örnekte belirgin biçimde öne çıkan aşırı kar hırsı.
* Üretim zorlaması
* Güvenlik yönünün göz ardı edilmesi.
Hüseyin Alan’a neden bu şirkette kar hırsının bu kadar yoğun olduğunu sordum. Şirkete tanınan imtiyaza vurgu yaptı Alan. Bu şirketin Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ) tarafından kendisine tanınan imtiyazı olduğunu anlattı. Yani, biz taşeronu alt işverenlerde ararken aslında burada şirketin kendisi taşeron. Devlet kendine ait maden yatağını bu şirkete işlettiriyor ve dolayısıyla şirket ne üretirse satın alma garantisi de veriyor. Aslında şirket devletin taşeron işletmesi oluyor. Basında rakamlar da konuşuldu. Şirket maliyetinin iki katına devlete satıyordu kömürü. Buradaki “hırsın” sınırını çizen şey ne kadar üretirse üretsin satın alacak birinin (devletin) olmasıydı.
Örneğin kapitalist rekabetin olduğu bir pazarda bu şirket bu kadar çok üretse de satamayabilir ve aşırı üretim krizi yaşayabilirdi. Mecburen bu durum onu belli sınırlar içinde de tutardı.
İşte, “üretim zorlaması” da sınırsız satış imkânından kaynaklanıyordu. Devletin madeninden çıkardığını devlete iki katı fiyatına sınırsız ölçüde satabilme imtiyazı şirket için işçileri ve onların güvenliğini basit bir “kağıt üstü işlemler dizisine” çevirmeye yetip artmıştı bile.
DİSK Dev Maden-Sen Genel Başkanı Tayfun Görgün’e sordum bu imtiyaz meselesini: Bütün madencilik alanlarında, her firmaya uygulanıyor mu diye. Görgün, bu uygulamanın sadece bazı bölgelerde ve “imtiyazlı” firmalara uygulandığını söyledi. İmtiyazı belirleyen şeyin ne olduğunu tahmin etmekte hiç güçlük çekmedim ben de sizin gibi.
Öyle ya, katliamda ölen işçilerden birinin karısı anlatıyordu, işveren tehdidiyle AKP mitingine nasıl götürüldüklerini ve korkudan oy verdiklerini. Bir işçi ise işe alınma koşulu olarak önlerine AKP üyeliği şartının konulduğunu anlatıyordu.
Bu katliamın kanlı basamaklarında devlet nerede bitiyor, şirket nerede başlıyor; bunu kestirmek çok zor.
Biri imtiyaz vermiş, diğeri 1800’lü yıllar koşuluna mahkûm etmiş çalışanını ya peki sendika?
Biz sendikanın sadece adının işçi sendikası olduğunu katliamın ilk gününden itibaren gördük. Sendikanın yetkilileri katliamı “basit kaza” diye geçiştirmeye çalışırken, işçilerin haklarını savunacak nitelikten ne kadar uzak olduğunu da gördük. Birkaç gün geçti ve artık oradaki Maden-İş sendikasını kamuoyu olarak sendikadan bile saymıyoruz.
Zaten işçiler de –tüm baskılara karşın- neyin ne olduğunu en yalın haliyle anlattı.
Takke düştü, kel göründü Soma’da.
Nedir peki gerçekten görünen?
Soma’da yaşanan sınıfsal bir katliamdır. Bu katliam sadece sonucuyla değil, ortaya çıkışını hazırlayan koşulların tamamı yönüyle de sınıfsaldır.
Sınıfsaldır, çünkü bölge halkı tarım ve hayvancılık olanağı kalmadığı için bu ölüm tünellerine girmek zorunda bırakılmıştır.
Sınıfsaldır, çünkü siyaset kurumları ile tekelci sermaye grupları arasında –tamamını net göremesek de- birliktelik görünürdür.
Sınıfsaldır, çünkü buradaki çalışma ilişkisi sadece “gönüllü” çalışma üzerine kurulu değildir. İşe girmek için, işte kalmak için işçi, sermayedarın iktidar bileşenleriyle kurduğu siyasal ilişkiye yedeklenmek zorunda bırakılmıştır.
Sınıfsaldır, çünkü işçilerin bu işkolundaki sendikalar arasından seçim yapma hakkı bile yoktur. Önlerine konan formu imzalamak durumunda bırakılmışlardır.
Sınıfsaldır, çünkü iktidar halka yönelttiği tekmesini tokadını haklı görmektedir.
Sınıfsaldır, çünkü iktidar partisi sözcüsü “fakirin kömürünü zengin mi çıkartsın?” diye sormuştur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 18/05/2014 by in Köşe Yazıları.
Follow Prof. Dr. Sinan Alçın on WordPress.com
%d blogcu bunu beğendi: