Prof. Dr. Sinan Alçın

segui il tuo corso e lascia dir le genti

CHP’nin Çalıştayı


Prof.Dr. Erinç Yeldan 11 Aralık 2013 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde “CHP Ekonomi Çalıştayı Notları” başlığıyla bir yazı kaleme aldı. Yazıda, CHP’nin tertiplediği “ekonomik çalıştay”da Türkiye ekonomisinde 2002 sonrasında ortaya çıkan gelişmeler ile ilgili öne çıkan görüşlere yer verilmiş.

Yeldan, çalıştayda öne çıkan beş tespit üzerinde durmaktadır:

1) Türkiye ekonomisi 2003-2006 arasında yüksek tempolu bir büyüme ve sosyal göstergelerde göreceli bir iyileşme sağlamış ancak bu süreç sürdürülebilir bir büyüme sürecine dönüştürülememiş; büyüme uluslararası sıcak para hareketlerinin “kaprislerine” bağımlı, spekülatif-itkili bir konjonktürel dalgalanmadan ibaret kalmıştır.
Yeldan’ın ilgili döneme dair tespitlerine büyük ölçüde katılmakla birlikte İktisatçılar arasında sözkonusu dönemin (2003-2006) tartışmalı olduğunu da hatırlatmak gerekir. Örneğin Erinç Yeldan’ın da içerisinde bulunduğu “Bağımsız Sosyal Bilimciler-İktisat Grubu” yayımladığı çeşitli raporlarda 2003-2006 dönemini –sıcak paraya dayalı bir gelişme süreci olduğu için- “sanal büyüme” dönemi olarak nitelendirmekte iken, diğer birçok iktisatçı ilgili dönemdeki büyümenin “sanal” olmadığını ancak dönemin, sermaye grupları arasında yeniden-bölüşüme sahne olduğunu belirtiyorlar. İlgili dönemde kaynağı belli olmayan (muhtemelen körfez sermayesi) parasal girişlerin ve yüksek özelleştirme (blok satış) gelirlerinin ilgili yıllardaki ekonomik performansı olumlu yönde etkilediği açık olmakla birlikte, esas belirleyici 2001 yılında Kemal Derviş eliyle düzenlenen Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın (GEGP) uygulama sonuçları olmuştur. Şöyle ki, ilgili dönemde GEGP’da yer alan “verimliliğe dayalı büyüme” stratejisi büyük bir kararlılıkla(!) uygulanmış ve bunun neticesinde –Yeldan’ın yazısının devamında değindiği gibi- yüksek büyüme hızlarına ulaşılırken işsizlik azalmamıştır. Kapasite artışına dayalı büyüme rejimi 2006’da yaşanan finansal dalgalanmaya kadar devam etmiştir.

2) Dövizin ucuzluğuna ve likidite bolluğuna dayalı olan bu süreç ulusal ekonomideki maliyetleri ile işsizlik ve sanayi üretiminin göreceli olarak gerilemesi biçiminde yaşanmıştır. Söz konusu dönemde işsizlik oranı, yüksek büyüme hızına rağmen, yüzde 10 sınırının altına indirilememiş; sanayinin milli gelir içindeki payı ise yüzde 23’ten yüzde 16 düzeyine değin gerilemiştir. Kısacası, Türkiye 2010’lu yıllara sanayisizleşme tehdidi altında girmektedir.

Yeldan, “sanayi üretiminin göreli olarak gerilemesi” tespitinde bulunmaktadır fakat, Türkiye’de sanayi üretiminde küresel kriz dönemi hariç mutlak olarak daralma yaşanmamıştır. Ancak, sanayiinin bileşiminde değişiklikler olmuştur. Yani, hizmet alanındaki genişleme sanayideki artıştan fazla olmakla beraber sanayideki bu “hizmete göre” yavaşlama mutlak bir yavaşlama değil,dir. Aksine sanayi üretimi artmaktadır. Burada belki “yok edilen” tarımsal üretim ve hayvancılık ile zorunlu göç uygulamlarının neticelerini konuşmak lazım. Öte yandan 2003-2006 döneminde sağlanan yüksek kapasiteli üretim kriz dönemiyle birlikte ortadan kalkmıştır. Sanayi üretiminde dokuma ve hazır giyimin göreli gücü zayıflarken makina ve kompenentlerinde ciddi artışlar sağlanmıştır. Bu değişimi ihracat bileşimi üzerinden de takip etmek mümkündür.

3) Türkiye ekonomisinin söz konusu dönemde yakalamış olduğu büyüme oranlarının, diğer “Yükselen ve Gelişmekte Olan Piyasa (YGP) Ekonomileriyle”karşılaştırıldığında aslında ortalamanın altında ve daha istikrarsız bir görünüm sunduğu görülmektedir. 2004-2008 arasında Türkiye yüzde 6’lık ortalama büyüme göstermiş, ancak YGP ekonomilerinin ortalaması olan yüzde 7.6’nın gerisinde bir performans sergilemiştir. Dahası, YGP ekonomileri 2009 krizinde düşük olsa da, pozitif bir büyüme içinde kalırken, Türkiye ekonomisi yüzde 4.8’lik gerilemeyle şiddetli bir daralma içine sürüklenmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin elde ettiği büyüme, dış kaynaklara dayalı ve benzer ekonomilere görece de daha düşük bir oranda gerçekleşmiş, bu anlamda Türkiye ekonomisi dış konjonktürün sağladığı potansiyel olanakları yeterince değerlendirmekten uzak kalmıştır.

Yeldan’ın 3. başlıkta aktardığı görüşler ya da görüşleri gerçekçidir. Gerçekten de Türkiye ekonomisi “istikrarsızlık” konusunda eşlenikleriyle negatif yönlü olarak ayrışmaktadır. Bu da uzun dönemli yatırımları “güvencesiz” hale getirerek, kısa erimli ve eşitsiz gelişim sağlayacak politikaları kalıcılaştırmaktadır.

4) Özet olarak bir bütün olarak değerlendirildiğinde Türkiye ekonomisi, diğer YGP ekonomilerine görece üç noktada ayrışmaktadır: (1) Düşük ulusal tasarruf oranları, (2) büyümenin aşırı oynaklığı ve (3) işgücüne -özellikle kadın emeğinin- düşük katılım. Aslında birbirine bağlı olan bu üç gözlem, büyümenin saman alevi gibi parlayıp sonra çöküşe geçmesinin ardındaki spekülatif-itkili süreçlerin doğrudan yansımasıdır.

Türkiye açısından elbette tasarruf oranlarının düşüklüğü önemli bir sorundur ancak, Yeldan’ın aktardığı görüşlerde vurgulanan “kadınların işgücüne katılımının artırılmasının” nasıl mümkün olacağı ve nasıl sonuçlar doğuracağı belirsizdir. Kıt’a Avrupasında yüzde 60’lar düzeyinde seyreden kadınların işgücüne katılımı bizde yüzde 27’lerde kalmaktadır. Mevcut çalışma koşulları, ücret seviyesi ve kadın üzerindeki “aile baskısı” devam ettikçe daha çok kadının çalışmak istemesi pek olası değil. Kaldı ki, tek başına “daha çok kadının çalışmak istemesi” emekçi kitleler açısından yoksulluktan kurtuluşun ilacı değildir. Şöyle mi diyelim: Daha çok gelir istiyorsanız daha çok çalışın!
Kayıtdışının yüzde 40’lara ulaştığı, mevcut çalışanların büyük kısmının tasarruf yapacak gelirden uzak kaldığı, kredi kartı ve tüketici kredisi borçlarının 256 milyar TL’yi aştığı ve bu borçların içerisinde en önemli kalemi “gıda harcamaları”nın oluşturduğu bir süreçte “kadınlar daha çok işgücüne katılsınlar” önermesi çözüm müdür? Elbette, hem erkekler hem de kadınlar, insanca yaşayabilecek gelir ve çalışma koşullarına sahip olarak çalışabilsinler. Ancak, mevcut sistemin yarattığı açlık ve sefaletin faturasını bir anlamda “kadınlar da biraz çalışsın” gibi ayrımcı bir dil üzerinden ifade etmek yersizdir.
Öte yandan Yeldan’ın aktardığı görüşte sanayi üretimi hakkındaki “saman alevi” tespitinin de istatistiki verilerle gerçeklenir bir yanı bulunmamaktadır. Aksine, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Güney Afrika, Brezilya, Endonezya ve Hindistan şuan dünyanın “yeni üretim merkezi” olma konusunda yarışmaktadırlar. Bu ülkelere Mısır, Libya ve Ürdün’de dahil edilebilir. Adı geçen ülkelerde son yıllarda işgücü piyasalarının esnekleştirilmesine yönelik alınan “önlemler” de ortaklaşmakta ve bir anlamda bu ülkelerde uluslararası sermaye grupları için “dikensiz gül bahçeleri”ne dönüştürülmektedir. Merkez ülkelerin tasarıma yöneldiği bu süreçte biz ve diğer “yükselen piyasaların” sanayiye bu kadar şiddetli yönelişi aynı zamanda enerji bağımlılığını artırmakta ve doğal kaynakların tahribatını da hızlandırmaktadır. Karadeniz bölgesindeki HES projeleri ve Akkuyu Nükleer Santralinin inşa sürecine başlanması, yine Sinop’ta kurulamsı planlanan nükleer santral için yapılan ihale görüşmeleri göstermektedir ki, 2010’lu ve 20’li yıllar Türkiye’nin giderek Çin’leştiği bir dönem olacaktır. Bize göre esas problem büyümeden veya sanayileşmeden çok büyümenin biçimi ve sanayileşmenin organizasyonu problemleridir.

5) Türkiye ekonomisi giderek daha kırılgan ve bölgesel gelir farklılıklarının şiddetlendiği bir yapı sergilemektedir. Bir yanda göreceli olarak daha modern ve teknik donanımı yüksek bir eğitim alan genç işgücü, diğer yanda ise bir ucuz işgücü ve oy deposu olarak tasarımlanan “inançlı nesiller” yetiştirme stratejisi Türkiye’yi bir bütün olarak vasıfsızlaştıran ve “orta gelir tuzağına” hapseden bir yapı üretmektedir.

Gelir farklılıklarının Gini katsayısı üzerinden yorumlayacak olduğumuzda; Türkiye’de gelir adaletsizliğinin azaldığı söylenebilir. Ancak, mutlak yoksulluk konusunda ciddi bir kötüleşme ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Türk-İş’in yayımladığı dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırı mevcut asgari ücretin üç katına çıkmış bulunmaktadır. Tasarruf oranının artırılması da, kredi borçluluklarının düşürülmesi de, işsizliğin azaltılması da üretim biçimi ve gelirin bölüşümü sorunlarıyla ilgilidir.
Yeldan’ın aktardığı haliyle, bahsedilen “orta gelir tuzağı” riski(!) ise “yüksek katma değer” üretimine dönük yönelişin gerekçesini oluşturmaktadır. Bu gerekçe işçi ve emekçilerin gündelik hayatına daha fazla sömürü ve yoksulluktan başka birşey getirmeyecektir.
Sonuç olarak, Erinç Yeldan’ın en duru haliyle aktardığı görüşler gösteriyor ki; her ne kadar ülke siyasal olarak iki parti (AKP ve CHP) arasında bölünmüş gibi gözükse de yok aslında pek farkları.
Bu haliyle –en azından ekonomik olarak- söyleyebiliriz ki, siz kardeşsiniz!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 17/12/2013 by in Köşe Yazıları.
Follow Prof. Dr. Sinan Alçın on WordPress.com
%d blogcu bunu beğendi: