Prof. Dr. Sinan Alçın

segui il tuo corso e lascia dir le genti

Halk İçin Bilimi Savunmak


Yarın YÖK’ün kuruluşunun 32. yıldönümü. YÖK, 6 Kasım 1981’de; 12 Eylül darbe yönetiminin üniversiteleri “sistemin” ideolojik yeniden-üretim alanı olarak dizayn çabasının bekçisi olarak kuruldu. Mecliste, üniversitelerde ya da sokakta herhangi birini çevirip “YÖK’ü nasıl bilirsiniz?” diye sorsak sanırım hemen hemen hiç kimse “Allah başımızdan eksik etmesin!” demez. Demez ama 32 yıldır da –üniversite öğrencileri ve sosyalist hareketler dışında- neredeyse hiç kimse YÖK’ün kapatılması için ısrarlı olmamıştır. O orada, 32 yıldır sallanıp durmakta. Çünkü, YÖK kurumsal olarak iktidarların yönetim perspektiflerinin uygulayıcısı olagelmiştir. Örneğin bugünkü iktidar bileşenleri bundan 5-10 yıl önce YÖK’e karşı çıkarken bugün barışmış gözükmektedir. Ya da muhalefet partileri bugün YÖK’e karşı gibi dururken, daha dün; statükonun, tekçi bilim anlayışının “garantörü” olarak görüyorlardı YÖK’ü.
***
Peki YÖK 32 yıl boyunca sadece statükonun devamını mı amaçlamıştır?
Hayır. YÖK, statükonun yeniden-üretimi yanında bilim emeğinin piyasalaştırılması için de önemli roller üstlenmiştir. Kurulduğu yıldan bu yana; öğrenim, yemek, ulaşım ve barınma gibi bedelsiz haklar birer birer tırpanlanmıştır. Buna karşı öğrencilerin “parasız eğitim” talebi yükselmiştir. Bu talep önemlidir. Ancak, temel hareket noktası olarak alındığında boşa düşülebilir. Yakın geçmişte örgün öğrenimdeki harçların kaldırılması bir örnektir. Yarın yemekler de bedelsiz dağıtılabilir. Sorunu bunlara indirgememek gerekir.
Üniversitelerin piyasa için dönüştürülmesi sadece orada sunulan öğretim imkanlarının alım satıma konu olması değil, bizatihi kendilerinin sermayeleşmesi anlamına da gelmektedir. Geçen yıl gündeme gelen ve Cumhurbaşkanı’nın geçtiğimiz hafta Kayseri’den yaptığı çağrıyla muhtemelen yakında tekrar raftan çıkartılacak yeni YÖK tasarısı üniversitelerin temel görevini “ticari bilgi üretimi” olarak tanımlıyor.
İşte bu noktada “parasız üniversite” talebinin piyasa için üniversite yönelişini ortadan kaldırmayacağını bilmek gerekir. Üniversitelerin piyasalaştırılmasına karşı çıkmak, bilimin halk için yapılabilirliğini savunmaktan geçiyor.
Bilim denince geniş halk kesimleri için en işlevsel alanlar; tıp ve mühendislik olarak karşımıza çıkıyor. Evet tıp bilimi sayesinde daha geç ölüyoruz ve birçok hastalığımızın semptomları hafifletilebiliyor ama piyasalaşan tıp, aynı zamanda sürekli yeni hastalıklar üretiyor. Piyasa tıbbı hastalıktan besleniyor.
Piyasa mühendisliği ise “verim artışı” hedefiyle sermaye birikiminin önündeki engelleri birer birer ortadan kaldırırken bizler ve doğa üzerinde onarılmaz yaralar açabiliyor.
***
Bugün sermaye bilimi, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar sınıfsal eşitsizliği besleyen ve onun üzerinde gelişen bir karaktere sahiptir. Bu karakter onu, temel bilimlere bile saldırmaya itiyor. Bundan önceki YÖK başkanının “öğrenci alamayan Fizik, Kimya ve Biyoloji gibi alanları yavaş yavaş kapatacağız” sözleri anında karşılığını buldu ve son yıllarda bu bölümler birçok üniversitede ya kapandı ya da kadük hale geldi.
Öte yandan teolojinin olmazsa olmazı felsefenin ilahiyat fakültelerinde kaldırılması yönünde adımlar atılması sermaye için bilimin “bilim olarak kalması”nın bile tahammül edilemez olduğunu gösteriyor. Bu durum bilim insanını, sadece iktidar aklını ve sermaye çıkarlarını gözeten tüccarlara dönüştürmekten başka bir işe yaramaz. Bilim alanından temel alanları (Fizik, Kimya ve Biyoloji) çıkartıp Felsefeyi yasakladığınızda geriye kalan sadece dogma olacaktır.
***
Bugün düne göre çok daha şiddetli biçimde insanların, diğer canlı türlerinin ve doğanın bilime ihtiyacı vardır. Bilim insanını kişisel çıkarlarıyla bağlandığı sermaye birikim sisteminin “teknikçisi” olmaktan kurtaracak şey de o’nu halk için bilim üretimine çağırmaktır.
Halk için bilim soyut bir kavram değildir. Çok somut örneğini genç tıpçılar haziran direnişinde göstermişlerdir.
Bunu edebiyatçılardan, sosyologlardan, psikologlardan, mühendislerden ve yaşamımızın her alanına nüfus eden bilim insanlarından talep edebilmeliyiz.
Evet 32. yılında da YÖK’e hayır! Ama “hayır”ın ötesine geçmek gerek!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 05/11/2013 by in Köşe Yazıları.
Follow Prof. Dr. Sinan Alçın on WordPress.com
%d blogcu bunu beğendi: