Prof. Dr. Sinan Alçın

segui il tuo corso e lascia dir le genti

Doğal olmayan felaket


Her türlü doğal olay dünyanın toz bulutlarından bir küreye dönüşünden itibaren ortaya çıkmaktadır. Dünyanın mevcut yer şekilleri son birkaç milyon yılda bugünkü görüntüsüne kavuşmuştur. Yani, dünya milyarlarca yıllık serüveninde sürekli olarak değişim göstermiştir. Bu değişimi tetikleyen temel itki esas itibariyle dünyanın çekirdeğinde yer alan kimyasal tepkimenin fiziksel hareketleri tetiklemesinden kaynaklanmaktadır. Biz, dünya üzerinde yaşayan canlılar bu hareketleri deprem, volkanik hareketler ve bunlara bağlı yangınlar olarak görmekteyiz. Bunların dışında atmosferdeki kimyasal değişimlerden kaynaklanan sel, fırtına gibi olaylarda canlı türlerinin dünya oluşumundan bu yana karşılaştıkları sorunlardır.
İnsanlar ve geri kalan birçok canlı türü, doğal olan bu olaylara karşı çeşitli önlemler almışlardır. Örneğin, birçok hayvan türü sel ve öldürücü soğuktan etkilenmemek için görece korunaklı yerlere (ağaç dalları, yüksek bir kaya parçası gibi) yuvalarını kurmaktadırlar. Yine insanlar, hayatta kalabilmek için; soğuk havaya karşı giysiler kullanmakta, doğal olaylardan korunmak için çeşitli malzemelerden barınak/ev yapmakta ve doğal felaketlerin etkisini gidermek için çeşitli iş aletleri, yangın söndürücü ekipman gibi kendi eliyle ürettiği materyaller kullanmaktadır. Marx’ın deyişiyle “Her ne kadar yabancılaşmış olsa bile, insanın kendi eliyle ürettiği insanın kendi doğasıdır”. İşte, insanın hayatta kalabilmek için doğayla giriştiği savaş insanın aynı zamanda kendi doğasını da oluşturmaktadır. İnsanı diğer canlı türlerinden ayıran temel özellik beyin gücü ve parmaklarını kullanma konusundaki maharetidir. Geri kalan özelliklerin birçoğunda diğer canlılara göre daha geri durumdadır. Örneğin, en yavaş koşan canlılardan biri olan insan aynı zamanda en kötü görme alanına sahip, en az işiten, en az koku alabilen canlılardandır. Birçok canlıda bulunan ve hayati önemdeki elektro-manyetik alan algılama duyusu maalesef insanlarda bulunmamaktadır. Bu sebeple hiçbir sakınca görmeden cep telefonları, televizyonlar ve bilgisayarlarla aynı odada yaşamaktadır. Diğer canlılar bu gelişmiş duyularıyla deprem ve benzeri doğal olayları önceden anlayabilmektedirler. İnsanlar –her ne kadar ülkemizde depremin önceden bilinebileceği gerçeği saklansa da- doğal olayları ancak çeşitli sismik araçlarla önceden haber alabilmektedirler.
İyi veya kötü, şöyle veya böyle, dünya genelindeki doğal olaylar hep oldu ve hep olacak. İnsan kendi varlığını sürdürmek için bu olaylardan kimi zaman yararlanmış ve kimi zaman bu olayların yıkıcı etkilerine karşı kendisini, geliştirdiği alet ve yöntemlerle korumuştur. Bu sancılı gelişim aynı zamanda insanın gelişiminde de çok önemli bir itici güç olmuştur.
Yaşanan tüm doğa olaylarını adeta birer felakete dönüştüren ise yine insanın kendisidir. Bunu iki boyutuyla görüyoruz: hem felaketleri ortaya çıkartan insan hem de doğal olayların sonucunu felakete çeviren insan. Felaketleri ortaya çıkartan insan aslında bu yazıda bahsettiğimiz “doğal insan” değildir. Zihninin her köşesini rant ve sermaye birikimi bürümüş insandır. Bu insanı tekil olarak denizden aşırdığı kumla ev yapan ya da belediye meclisini kapalı zarfla “görüp” fazladan sağlıksız binaları inşa eden insan olarak görürüz. Verdiği zarar hem kendine hem de inşa ettiği konutları kullananlaradır. Ama tekil olarak felaket yaratan insandan daha tehlikeli olanı kapitalist ülke devletleridir. Pazar akşamı bir televizyon programında yerbilimci öğretim üyesi depremlerin özellikle 1999 sonrası arttığını söylüyordu. Acaba neden 1999 bir milat? Bununla ilgili muhtemelen çok türlü açıklamalar olabilir ama sadece bir örneğe dikkat çekmek isterim. Fransa 1998 yılında okyanusta çok büyük nükleer patlamalar gerçekleştirdi: insan eliyle yarattığı bombaları test etmek için! Ardından peşi sıra depremler geldi. Ama nedense hiçbir televizyonda hiçbir bilim insanını bu mesele üzerine konuşurken göremedik.
İktisat dünyasının deyişiyle homo-euconomicus (akılcı insan) doğal olayın sonuçlarını da felakete dönüştürebilmektedir. Deprem sonrası saatlerce hatta günlerce ulaşılamayan enkazlarda yüzlerce insanın hayatını kaybettiğini biliyoruz. 1999 Marmara depreminde de öyleydi şimdi Van depreminde de öyle. Bu insanların sessiz çığlığı belki birkaç saat sonra belki bir iki güne kalmaz kesilecek ve istatistiklerde ölü sayısını artıran “ayrıntı” olarak duyacağız adlarını değil ama sadece sayılarını! Oysa 21. yüzyıl bilgi çağı, uzay çağı değil mi? 21. yüzyıl insanlığın her türlü araç ve gereci en ileri tekniklerle kullanabildiği bir çağ değil mi? Belki öyle ama bu araçları kullanmak ya da kullanmamak ya da kullanamamak aynı zamanda insanlığın kendisine karşı verdiği bir savaş.
Haberlerde izliyoruz Van’ı. Kanayan Van’ı. Ağlayan Van’ı. Alt yazılar geçiyor; şu kadar battaniye, şu kadar ambulans orada diye; yetkililer “öğüt” veriyor gazetecilere “panik yapanlar olabilir bunu yansıtıp birliğimizi tehlikeye atmayın” diye. Ama insanlar şu an ölmeye devam ediyor.
Ve 21. yüzyıl insanlığı atomu parçalarına ayırmayı başarıyor hala!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 24/10/2011 by in Köşe Yazıları.
Follow Prof. Dr. Sinan Alçın on WordPress.com
%d blogcu bunu beğendi: