Prof. Dr. Sinan Alçın

segui il tuo corso e lascia dir le genti

Sermaye İçin Bilim


Bilimsel üretim süreci kapitalist gelişme içinde giderek sermayeleşmekte, sermayenin gerçek boyunduruğu altına girmektedir. Bilim üretimi bu boyunduruk ile birlikte giderek teknoloji üretimi ile iç içe girmekte ve özdeşleşmektedir. İşte bilim ile teknolojinin bu iç içe geçme süreci, bilim üretimi ile teknoloji üretimini bilimsel üretim potasında birleştirmekte, sermaye birikim süreci ile de dolaysızca bağlamaktadır. Bu bilim alanının doğrudan boyunduruk altına alınması anlamına gelmektedir.
Geçmişte bilim ile üretim arasındaki ilişki dolaylı olmuştu. Bugün ise bilimsel araştırma mal üretiminin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Sürecin bu şekilde gelişmesinin temelinde bilimsel bilginin “işe yarar” kılınması çabası yatmaktadır. Söz konusu çaba gündelik hayatta “projecilik” ve “sonuç odaklı faaliyet” kavramlarını bilimsel üretim alanlarına sokmuştur. Bu kavramlar setini herhangi bir yerinden kabullenmek demek; bir adım sonrasında karşımıza çıkacak her türlü yapısal değişimi de kabulleneceğimiz anlamına geliyor. Bugün, bilimsel üretim ile sermaye için üretim arasındaki ayırım giderek silikleşmeye ve silikleştikçe de tüm yaşam alanlarını (fiziki ve zihinsel) ele geçirmektedir.
Bilimsel üretim ile teknoloji üretimini kaynaştırmada en temel rolü, temel bilimsel araştırmalar ile bunların ticarileştirilmesi arasındaki ilişkinin çok daha iç içe geçmesi oluşturmaktadır. Bugün özellikle ABD gibi erken kapitalist ülkelerin birçoğunda büyük sermaye grupları üniversiteler üzerinde bilimsel üretimin seyri konusunda baskı ve yönlendirmede bulunmaktadır. Türkiye’de de benzeri yönde adımlar atılmıştır ve bugün gelinen noktada daha pervasız bir kuramsal/yapısal dönüşüm sürecine girilmiştir. Ülkemizde, 90’lı yıllarla birlikte oluşturulmaya başlanan “Tekno-kent, Tekno-park” projeleri ile sermaye gruplarına üniversite imkânlarından yararlanma fırsatı verilmiş; YÖK’ün KOSGEB ile imzaladığı protokolle “girişimcilik” projeleri konusunda üniversiteler “yüreklendirilmiş”, bilimsel araştırma ve faaliyetler kar-zarar hesabıyla yönetilmiştir.
Bugün dünden daha şiddetli ve kapsamlı bir dönüşüme tanıklık ediyoruz. Yeni Yüksek Öğretim Kanun tasarısında yer alacak “Danışma Kurulları” yoluyla bölgenin “önde giden” sermayedarlarının doğrudan üniversite yönetimlerine ortak olmalarının yolu açılacak. Böylelikle, bilim insanının “dışlansam da toplumsal sorumluluklarımı sermayenin çıkarlarının önünde tutacağım” tercihi ortadan kaldırılabilecek.
Bu konuda son dönemdeki en temel değişim ve dönüşüm ise hükümetin seçimlerden 4 gün önce Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kurulmasına karar verdiği “Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı”dır. Böylesi bir bakanlığın oluşturuluyor olması; bilim alanının gerçek boyunduruk altına alınmasının “ustalık dönemi”nin temel hedefleri arasında yer aldığını gösteriyor.
İktidar, “Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı” aracılığıyla üniversiteleri –sorgusuz, sualsiz-sermaye birikimi için “düşünen” ve “üreten” araştırma merkezlerine çevirebilecek. Bu bakanlık ile bir süredir dolaylı yollarla “üniversite-sanayi işbirliği” ve “girişimcilik” projeleri üretmesi için baskı altına alınan bilim insanları için “ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin” durumu yaratılabilecek.
Bilim insanı, sermayedar ve devlet kurumlarının bir masaya oturmaları erken kapitalist dönemin tipik özelliğiydi. Elbette bu işbirliği ahlaklı bir birlik değildi ve toplumun ortak çıkarlarına ters düşüyordu. Zira, işbirliğinden çıkan sonuç; daha yaşanır bir doğa ve yaşam kalitesi yükselen insan değil, daha hızlı ve “verimli” çalışan böylelikle sermaye birikimini hızlandıran makineler idi. Böylelikle, bilimsel üretim doğrudan sanayinin ve dolayısıyla sermaye gruplarının çıkarlarıyla belirlenebilir hale geldi. Bu birliğin bugüne kadar bir yanıyla “gizli” tutulmasının veya çok görünür olmamasının sebebi geniş toplum kesimlerinin ve dünyanın geleceğini karartacak “ürünlerin” ortaya çıkıyor olmasıydı. Özellikle “teknik akıl” olarak durumdan vazife çıkartan mühendislik alanları bilimsel üretimin “işe yarar” kılınmasını meşru hale getirdi.
Bugünün Türkiye’sinde –diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi- Bilim ile Sanayi (sermaye) arasındaki ahlaksız birlikteliği gizlemenin anlamı kalmamıştır. Bu sebeple ne teşvik ne yönlendirme ne tehdit tüm kaynakların sermaye birikimi için seferber edilebileceği en üst düzeyde bir yapı oluşumu için düğmeye basılmış durumda.
Evrensel, Ekonomik Perspektif, 28 Haziran 2011

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 28/06/2011 by in Köşe Yazıları and tagged .
Follow Prof. Dr. Sinan Alçın on WordPress.com
%d blogcu bunu beğendi: