Prof. Dr. Sinan Alçın

segui il tuo corso e lascia dir le genti

Sermaye Krizini Nasıl Aşar?


Küresel kapitalist krizin ortaya çıkışı üzerine birçok tartışma yürütülmektedir. Henüz etkileri ortadan kalkmamakla birlikte kriz sonrası sürece ilişkin yeniden düzenleyici adımlar hem uluslararası kurumlar hem de ulus-devletler aracılığıyla atılmaktadır. Alınan kararlar ve uygulanan politikalar her ne kadar krizden çıkış için alınan “geçici” önlemler gibi gözükse de esas olarak kriz sonrası, kapitalist ekonomilerin yeniden yapılandırılmaları ve sınıflar arası ilişkilerdeki eşitsizliğin artırılmasına ilişkin ipuçlarını sunmaktadır.

Kriz sonrası yapılanmayı doğru bir biçimde kavrayabilmek için öncelikle küresel kapitalist krizin ortaya çıkış biçimini gözden geçirmek gerekmektedir. Bu noktada krizin nasıl tanımlanacağı önem kazanmaktadır. Krizi basitçe finans hareketleri ile açıklamaya çalışmak, üretim alanında krizi var eden dinamiklerin ve çelişkilerin açıklamanın dışında kalmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla krizin olası sonuçları ve müdahale biçimleri de bu indirgemecilik düzeyini aşamamaktadır.

Nasıl ki, kapitalizmin süreğenliği genel olarak tüm insanlar için “iyilik” yaratmıyorsa, kapitalist krizin yarattığı “yeni” işleyiş mekanizmaları da tüm kesimler için aynı nitelikte sonuçlar yaratmamaktadır. Bu noktada kapitalizmin krizinin sönümlendiği durum, işçi sınıfı ve emekçiler için daha fazla baskı ve sömürü oranında artış anlamına gelirken krizde ayakta kalma “becerisini” gösteren kapitalistler için durum “krizin aşılması”dır.

Küresel kapitalist krizin, kapitalistler için “aşılması” ancak bir dizi yeni yapılanma ile mümkündür. Kriz sonrası yapılanmanın üç temel ayak üzerinde hareket ettiğini söyleyebiliriz. Bunlar; kapitalist-kapitalist çatışması olarak ortaya çıkan kapitalistin kapitalisti mülksüzleştirmesi süreci, işçi sınıfı ve genel olarak emekçi kesimler üzerinde sömürü oranının artırılması ve son olarak da kapitalist ülke devletlerinin ekonomi politikaları aracılığıyla düzenleyici adımları ile askeri müdahalelerdir.

Mülksüzleştirme

2008 küresel kapitalist krizi, kapitalistin kapitalisti mülksüzleştirmesi yoluyla sermayenin merkezileşmesi sorununu hızlandırmıştır. Esas olarak kapitalistler arası rekabet birikimin yönünün de tekelleşme eğilimiyle koşut gittiğini göstermektedir. Bunalım dönemlerinde birikim düzeni tıkanır ve bu tıkanmanın ardından görece güçsüz olanlar veya gerçek değerden uzaklaşıp spekülatif sermayeler yaratmış olan kapitalistler mevcut yapı içerisinde varlıklarını sürdüremezler. Bazı kapitalistlerin sermaye yitimi diğerleri için yeni birikim alanları yaratmaktadır. Marx, bu durumu Kapital I’de şu şekilde ifade eder:

“…kapitalistin kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesi, birçok küçük sermayenin, birkaç büyük sermayeye dönüştürülmesidir. Bu süreci daha önceki süreçten ayıran şey, halen var olan sermayenin dağılımında yalnızca yeni bir değişikliği öngörmesi nedeniyle, faaliyet alanının, toplumsal servetin mutlak büyüklüğü ya da birikimin mutlak sınırları ile sınırlı olmamasıdır. Başka yerlerde birçok kapitalistin elinden çıkan sermayeler, burada, tek bir kapitalistin elinde büyük bir kitle halinde toplanır. İşte bu, birikim ve yoğunlaşmadan farklı olarak, gerçek anlamda sermayenin merkezileşmesidir…büyük sermaye, daha küçüğünü yener” (Marx, 1997a: 596-7).

Büyük sermayenin küçük sermayeyi yutması sonucunda sermaye giderek merkezileşmekte fakat eskinin çoğu “değişmez” gücü artık tarih sahnesinde yerini almaktadır. Yaklaşık iki yıllık süreçte binlerce iflas, kamulaştırma ve satış gerçekleşmiştir.

Buradan hareketle, kriz sonucu belirgin hale gelen kapitalistler arası savaşımın sadece birbirini yutma/ satın alma biçiminde mülksüzleştirme yaratmadığı ve aynı zamanda ayakta kalmayı başaramayan kapitalistlerin tamamen yok olduğu bir sürecinde yaşandığı ifade edilebilir. Ancak, bu yok oluşu varlığını sürdüren kapitalistler için daha geniş pazar alanları anlamına geldiğini de vurgulamak gerekir.

Artan Sömürü Oranı

Marx, sömürü oranını (Marx, 1997a ve Marx, 1997b) artı-değerin ücrete oranı biçiminde ifade etmektedir. Dolayısıyla sömürü oranında meydana gelecek artış artı-değerin artırılması ve/veya ücret kesintileri yoluyla mümkün olmaktadır. Kriz koşullarında hem artı-değer sömürüsünün şiddetlendiği hem de ücret kesintilerinin ve işten çıkarmaların çoğaldığı düşünüldüğünde sömürü oranının –olağan bir sürece göre- çok hızlı artış gösterdiği söylenebilir.

Kapitalistler kriz sürecinde, hem mutlak hem de nispi artı-değer oranını artırmanın koşullarını göreli olarak rahatlıkla sağlayabilmektedirler. İçinden geçilen kapitalist kriz sürecinde de, satışlardaki azalma bahanesiyle bir kısım işçinin işine son verilirken, birçok özel kesim sermaye şirketi de “ücretsiz izin” uygulamasıyla, fabrikada kalanlar üzerinden mutlak artı-değer sömürüsünü artırmışlardır. Bunların yanı sıra üretimde artan otomasyon ve “kalite” eksenli esnek çalışma sistemlerinin –yasal düzenlemelerle de güçlendirilerek- uygulamaya konulması nispi artı-değer sömürüsünün artışı anlamına gelmektedir.

Türkiye’de krizin görünür olduğu yaklaşık iki yıl içerisinde TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine göre işsiz sayısı 2 milyon kişi civarında artmıştır. TÜİK’in işsiz sayısı hesabına iş arama umudunu kaybedenler ve mevsimlik işsizler eklendiğinde bu artış 3 milyon kişiyi geçmektedir. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) İstihdam Raporu’na göre (OECD , 2009), OECD’nin en yüksek gelirli 30 ülkesinde istihdam kaybı 2010 yılı sonu itibariyle 25 milyona ulaşacaktır.

Kriz, esnek çalışma sisteminin yaygınlaşmasını da meşrulaştırmıştır. İşler giderek tam zamanlıdan yarı zamanlıya kayarken, sosyal güvencelerde erime, ücret kesintileri ve ücretsiz izin uygulaması “olağan” uygulamalar haline gelmiştir. Ücretsiz izin uygulaması döneminde iş sözleşmesinin askıda kalması nedeniyle, bu dönem süresince işçi ücret elde edememekte ve sosyal güvenlik primleri ödenmemektedir.

Devlet Müdahaleleri ve Güvenlik Devleti Sorunu

“Peki, burjuvazi bu bunalımların üstesinden nasıl geliyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük bir kısmını zorla yok ederek; öte yandan yeni pazarlar ele geçirerek ve eskilerini de daha derinliğine sömürerek. Yani, daha yaygın ve daha yıkıcı bunalımlar hazırlayarak ve bunalımları önleyen araçları azaltarak” (Marx ve Engels, 1997c: 17).

Bu kapsamda birbirini destekleyen dört farklı müdahale biçimi ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki kapitalist ülke devletlerinin, kriz nedeniyle zarara uğrayan yerli kapitalistlerin zararını toplumsallaştırmalarıdır. İkinci adım, ülke içerisinde çalışma ilişkilerini düzenleyen yasalarının kapitalistlerin kărlarının ve dolayısıyla sömürü oranının garanti altına alınacağı biçimde yeniden düzenlemesi ve gerekli “esnekliğe” kavuşturulmasıdır. Üçüncü adım olarak ise yine ülke içerisinde ortaya çıkan veya çıkma ihtimali lokal (işyeri temelinde) ve ulusal çaplı işçi direnişleri ve toplumsal muhalefete karşı sistemli baskıcı yöntemlerin polisiye/askeri araçlarla uygulanmasıdır. Devlet müdahalesinin son aşaması ise uluslararası alanda görünür olmaktadır. Erken kapitalist ülkeler, geç kapitalist ülkeler üzerinde yeni ticari imtiyaz sözleşmelerini dayatarak ve gerektiğinde savaş/çatışma araçlarını kullanarak bu ülkelerin doğal kaynak, hammadde, sermaye ve emek-gücü olanaklarını kendi ulusal kapitalistlerinin birikim alanına katma yönünde adımlar atmaktadırlar.

Yaşanan süreç kapitalizm içerisinde devletin rolü üzerine olan tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Özellikle son çeyrek yüzyılda uygulanan neo-liberal birikim sistemi, sanki devletin yavaş yavaş ortadan kalktığı ve ulusal sınırların ve korumacılığın tarih olduğu yönünde bir inanış yaratmıştı. Oysaki, kapitalizm içerisinde devlet, pre-kapitalist dönemden itibaren sermaye birikiminin yaratılması, sürdürülmesi ve paylaşımı konularında zaman zaman açıktan müdahalelerle, zaman zaman da perde arkasından “yönlendirerek” etkide bulunmuştur.

Krizin başlangıcı kabul edilen 2008 Eylül ayından günümüze kadar trilyonlarca doların hükümetlerce “kurtarma paketi” adıyla özel kesim sermayeye kaynak olarak aktarıldığı, dolayısıyla da özel kesim sermayenin zararlarının toplumsal maliyete dönüştürüldüğü bir süreç ortaya çıkmıştır. Sermayeye kaynak yaratmanın yanı sıra bazı erken kapitalist ülkeler (ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi) ve Çin tüketim harcamalarını artırmak amacıyla doğrudan gelir destekleri ve harcama artırıcı bazı önlemlere (tüketim vergilerinde indirim gibi) başvurmuştur.

Türkiye’de de bu süreçte çeşitli “teşvik paketleri” uygulanmıştır. Bunların bir kısmı sınırlı bazı mallarda süreli tüketim vergisi indirimi (KDV, ÖTV indirimleri gibi) ve ağırlıklı olarak da özel kesim sermayeye çeşitli vergi, yatırım ve istihdam kolaylıkları olmuştur. Bir yandan hızlı işsizlik artışı hane halkı harcanabilir gelirini azaltırken temel tüketim malları fiyatlarında herhangi bir indirim politikasının izlenmemesi ve transfer harcaması yoluyla yoksul kesimler için gelir artırıcı yöntemler uygulanmaması sebebiyle Türkiye özelinde uygulanan teşvik politikalarının tamamen özel kesim sermayeye gelir transferi özelliği taşıdığı ifade edilebilir.

Yaşananların basit “istikrar politikaları” olarak anlaşılması mümkün değildir. Yine kapitalist devletlerin kapitalistlerin zararlarını (satın alma, borç silme, teşvik sağlama gibi yöntemlerle) toplumsallaştırması ve kısmi harcama yönlü politikalar uygulanması Keynesciliğin hortlatıldığı anlamına gelmez. Yaşanan bunun müdahale şiddeti açısından da içerik açısından da farklı bir yapı içinde olduğunu göstermektedir.. Kapitalist devletler kapitalizmin işleyişi için kapitalistler yanında açıktan taraf olmuşlardır. Ayrıca, içinden geçilen dönem, Keynesçi sosyal devlet illüzyonunun da yaşanmadığını göstermektedir. Bugün açısından Keynes’in ruhunu çağırmak ancak sermaye için “makro çözümler” aramak anlamına gelebilir. Oysa yaşananlar bunu aşkın bir yapılanmanın izlerini taşımaktadır.

Bütün kapitalist ülkelerde kriz ile birlikte toplumsal muhalefetin az çok canlandığı, işyeri işgalleri ve grevlerin arttığı, sendikal mücadelenin göreli olarak politize olduğu görülmektedir. Kapitalist devletler, toplumsal muhalefetin her türlüsüne karşı çok şiddetli önlemler almaktadır. Kriz süreci, “burjuva demokrasisi”nin bile yaşayabileceği bir ortamın sürdürülür olmadığını da gösteriyor. Gerek Türkiye’de gerekse de diğer geç ve erken kapitalist ülkelerde demokratik ve yasal haklar içerisinde yer alan birçok toplumsal direniş ve karşı çıkış doğrudan şiddetle bastırılmaktadır.

İçinden geçilen kapitalist krizi bundan öncekilerle karşılaştırıp “bu da geçer” sonucuna varmak çok yanlış olmakla birlikte, krizin sermaye için “aşılması” sürecinde geçmiş yöntemlerden bazılarının uygulanır olduğu gerçektir. Genel olarak faşizm ve ırkçılık söylem düzeyinin ötesinde fiili çatışma alanları yaratarak yaygınlaşmakta, sınıf çelişkilerinin ötesinde kimlik siyaseti güçlenmektedir. “Denetimli Kapitalizm” olarak ifade edilen şey kapitalist anarşizmin dizginlenmesi değil aksine bu anarşik yapının kurumsallaşması yönünde adımlar atılması anlamına gelmektedir.
Evrensel- Yeni Yıl Eki- 27 Aralık 2009

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 27/12/2009 by in Makaleler and tagged .
Follow Prof. Dr. Sinan Alçın on WordPress.com
%d blogcu bunu beğendi: