Prof. Dr. Sinan Alçın

segui il tuo corso e lascia dir le genti

Cilalı Taş Devri


Geçtiğimiz günlerde erken Cumhuriyet döneminde millileştirilen yabancı şirketler üzerine bir araştırma yaptım. Çok çarpıcı örnekler var. Zaman zaman paylaşacağım. Ancak, genel olarak ilkel sermaye birikiminin temellerinin planlı ve programlı olarak atıldığı bir dönem olduğu söylenebilir. Son yıllarda özelleştirme adı altında peşkeş çekilip yok edilen onlarca üretim biriminin temelleri o yıllarda atılıyor. Elbette burada yerli sermayeye “güzelleme” yapmak için söylemiyorum ve fakat siyasal bağımsızlığın ilk adımının ekonomik bağımsızlık olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Günümüzde ABD, Almanya gibi erken kapitalist ülkeler özel kesim sermayeye ait şirketlerin yabancılara satışına engeller çıkartıyor.
Bizde ise olanı dağıtmak için herkes elinden geleni yapıyor. Yasa koyucuların canhıraş çabalarına yazar ve araştırmacılarda destek veriyor.
Veysi Seviğ dünkü Referans gazetesindeki yazısında “Yabancı yatırımcıların ülkemizde var olan vergisel kolaylıklardan yeterince haberdar olmamaları ve bu bağlamda da bürokratik işlemlerde zaman zaman karşılaştıkları zorluklar ülkemizin olanaklarından yararlanmalarını sınırlandırmaktadır” diyor. “Olanaklardan yararlanmak” ne demek? Düşük ücretle işçi çalıştırabilmek demek, kazançları kolayca ülkeden çıkarabilmek demek, doğal kaynakları talan edebilmek demek, sömürü çarklarını hızla döndürebilmek demek.
Seviğ ve diğer birçoklarının (IMF programı savunucularında olduğu gibi) üzerinde hareket ettikleri soyutlama düzeyi “sınırsız, sorgusuz küresel kapitalist sisteme eklemlenelim” dir. Bu “ortak inanış” kimilerinde “başka alternatif yok” sözüyle mecburiyet olarak gösterilirken kimileri daha samimi davranmaktadır. 2002 seçimleri öncesinde Liberal Demokrat Parti Başkanı olan Besim Tibuk “Türkiye’nin sahillerini özellikle tarıma elverişsiz bölgeleri yabancı yatırımcılara peşkeş çekeceğiz” derken işi dolandırmadan, minareye kılıf aramadan emelini tüm çıplaklığıyla serimlemiştir.
Bir taraftan “vatan, millet, sakarya” edebiyatı yapıp öte yandan ülke kaynaklarını peşkeş çekenler arabalarını yürütürken, işçi sınıfının temsilcileri olan sendikaların büyük çoğunluğu AB politikaları/projeleri düşleri ile “sosyal diyalog” masalarından atı arabanın arkasına bağlayarak kalkıyorlar. İşçi sınıfı, emekçiler ve yoksul halk kesimleri en çok bu “mış gibi” görünenlerden çekiyor. İçinden geçilen kapitalist kriz ve sonuçları halkın gerçek dost ve düşmanlarının da görünür kılınmasını sağlıyor. 1 Mayıs’ta taksime “makul” sayıyla çıkışı “ileri” adım olarak anlatanlar aynı zamanda yüzde 35 ücret kesintisi için sermayeyle anlaşabiliyor, krizi emekçiler için değil sermaye için çözmek adına kampanyalara katılıyor.
Maskeler düşürülmeden neyin ne olduğunu, kimin kurt kimin kuzu olduğunu anlamak imkansız. Cilalı sözler gerçeğin yıkıcılığını değiştirmiyor. Milyonlarca işsize her gün yenileri ekleniyor. Sömürü koşulları gittikçe ağırlaşıyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 14/06/2009 by in Köşe Yazıları and tagged .
Follow Prof. Dr. Sinan Alçın on WordPress.com
%d blogcu bunu beğendi: