Prof. Dr. Sinan Alçın

segui il tuo corso e lascia dir le genti

Emek Programı yazı dizisi


Emek Programı: Nasıl Olmalı? – 1

2007 yazında ABD’de konut piyasaları kredi sisteminin çöküşüyle başlayan ve giderek tüm kapitalist dünyaya yayılan kriz, gelinen aşamada mali piyasaları aşıp büyüme ve istihdam üzerinde kalıcı yıkımlar yaratacak boyuta dayanmıştır. Merkez Bankaları aracılığıyla kurtarılan bankaların ve sigorta kurumlarının faturası ise emekçilere kesilecektir. Yavaşlayan büyüme hızı; geniş halk kesimleri açısından, işsizlik, yoksulluk ve daha ağır çalışma koşulları anlamına geliyor. Kapitalist ekonomik sistemin yarattığı krizin faturasını ödememek ancak birleşik bir mücadele ve o birleşik mücadeleyi olanaklı kılacak politikalarla mümkündür.

Peki, emekçilerin programında hangi talepler olmalıdır?

İşçi ve emekçi yığınlar açısından, krizin faturasını ödememek için “nasıl bir program?” sorusuna yanıt bulmak için öncelikle emekçiler adına ortaya atılan mevcut talepleri gözden geçirmek yararlı olacak.

Bundan önceki yazımda, çıkarları farklı olsa da, sermayenin öz örgütleri ile emek örgütlerinin kimi zaman “ortak dil”e dönüşen politikaları olduğundan bahsetmiştim.  Buna örnek olarak Emek Platformu Programı ve Mustafa Sönmez’in “krize karşı sosyal dayanışma programı” önerisini örnek göstermiştim. Bu iki örneğin eleştirisi üzerinden, işçi ve emekçilerin gerçek taleplerinin neler olması gerektiğine ulaşmaya çalışalım.

Öncelikle Emek Platformu Programı’na bakalım. Programın geneli, emekçilerin acil taleplerinden çok, sermaye için krizden çıkış yolları önerisinin ötesine geçmiyor.

2001 yılında, yine kriz koşullarında hazırlanan programın ilk alt başlığı, “Mali Sisteme ve Sermaye Hareketlerine Yönelik Kısa Vadede Uygulanması Gereken Politikalar” ismini taşıyor. Bu başlıkta yer alan taleplerden bazıları şöyle;

Yaşanılan krizin ana nedenlerinden biri olan kısa vadeli yabancı sermaye girişleri ve çıkışları, vergi ve para politikası araçlarıyla kontrol altına alınmalı ve bu doğrultuda 32 sayılı kararname yeniden düzenlenmelidir.

– Türkiye’nin kısa vadeli dış borçları uzun vadeye yayılmalıdır.

– Merkez Bankası’nın döviz kuru ve faiz hadlerini birbirinden bağımsız iktisat politikası araçları olarak kullanma olanağı yeniden oluşturulmalıdır.

– Yurtiçi borç stokunun mali sisteme ve giderek tüm reel ekonomiye olan yükünü azaltmak için Hazine, Merkez Bankası ve bankacılık kesimi arasında borcun vadesini uzun döneme yayan ve bu borcun reel faiz yükünü düşüren bir düzenleme yapılmalıdır.

Bu taleplerin ortak özelliği, kriz döneminde emekçilerin ortak çıkarlarına yönelik hiçbir içeriğe sahip olmamalarıdır. Bu taleplerle, “kriz” sermayenin krizi olmaktan çıkartılıp “ulusal” bir soruna soyutlanmış ve ekonomik sistemin sınıfsal kökeni görmezden gelinmiştir. Keynesyen para ve vergi politikalarını, ortaklaştırılan krize ilaç olarak sunan program, emekçilerin günlük acil çıkarlarına karşılık gelecek politikalar yerine adeta “sermaye için müdahale” araçları önermektedir. Buraya alıntıladığım ikinci maddede, borcun uzun vadeye yayılması önerilmektedir. Oysa işçi sınıfı ve emekçiler için önemli olan, yıllar içerisinde halkın geleceğini ipotek altına alan bu borçların nasıl yapılandırılacağı değil, neden ödenmemesi gerektiğinin anlaşılması ve anlatılmasıdır. Öte yandan Merkez Bankası bağımsızlığı önerisiyle, esasen ekonomik işleyiş ile politik sistemin sanki ayrı var oluşlar olduğu gibi bir görüntü sunulmaktadır. Bu söylemin “ekonomiye politika karıştırmayın” diyerek devlet ihale sistemi ve diğer araçlarla sermaye birikimine yön verenlerin söyleminden hiçbir farkı yoktur. Bağımsızlaştırılmış Merkez Bankası demek, toplumsal denetim ve toplumsal çıkarlardan kopartılmış ve sermayenin günlük taleplerine uygun adımları hesapsızca atan Merkez Bankası demektir. Günümüzde neo-liberal saldırganlığın en önemli araçlarından biri bağımsız(!) yani denetimsiz ve kuralsız ekonomik kurumlardır.

Önümüzdeki haftalardaki yazılarda, emekçiler için(?) geliştirilen programların eleştirisi ile devam edip, nihayetinde “emekçiler için nasıl bir program olmalı?” sorusuna cevap arayacağız. Bu noktada sizden gelecek öneri ve eleştiriler çok önemli.

Dostlukla…

Emek Programı: Nasıl Olmalı? – 2

Cumartesi günü yazmaya başladığım konunun takip edilebilirliği açısından kopukluk olmaması amacıyla bu başlıktaki yazıları günlük olarak yayınlayacağız.

Sorumuz; kapitalist ekonomik sistemin yarattığı krizin faturasını ödememek için işçi ve emekçiler için nasıl bir program olmalıdır?. Bu soruya doğru yanıtı bulabilmek için ise emekçiler adına üretilmiş temsili iki programın eleştirisi üzerinden hareket ediyoruz. Bunlar, Emek Platformu Programı ve Mustafa Sönmez’in “krize karşı sosyal dayanışma programı önerisi” . Cumartesi günkü yazıda Emek Platformu Programının bir bölümünü inceledik. Şimdi devam edelim.

Emek Platformu Programının ikinci alt başlığı “İktisadi İstikrar ve Sosyal Adaleti Sağlamak İçin Uygulanması Gereken Politikalar” adını taşıyor. Bu alt başlık altında sıralanan taleplere geçmeden önce başlıkta yer alan “İktisadi İstikrar” kavramına daha yakından bakalım. İktisadi veya ekonomik istikrar politikaları, amaç olarak belli makroekonomik değişkenlerde ortaya çıkan sapmaların giderilmesine yönelik uygulanacak politikalardır. Bu makroekonomik değişkenlerin en önemlileri; fiyatlar genel düzeyi, büyüme ve ödemeler bilançosudur. İstikrar politikaları kendi içinde, ortodoks, heteredoks ve tedrici olarak üçe ayrılır. Bu üç yöntem, kullandığı araçlar açısından farklılık gösterse de amaç olarak bahsettiğim makroekonomik değişkenlerde ortaya çıkan sapmaları (enflasyon, düşük büyüme hızı ve ödemeler bilançosu açığı gibi) ortadan kaldırmayı hedeflerler. Bu hedefleri gerçekleştirmek için uygulanan politika araçlarının ilk yansımaları; reel ücretlerin düşürülmesi, istihdam olanaklarının azalması, devalüasyon, kamu harcamalarının kısıtlanması ve vergi oranlarının artırılmasıdır. Bunların tamamı işçi ve emekçilerin daha fazla yoksullaşmasına, işsiz kalmasına ve daha ağır koşullarda çalıştırılmasına yol açar. Aslında, ülkedeki emekçiler “İstikrar Programı”nın ne anlama geldiğini iyi bilirler. Ne zaman kapitalist ekonomik sistem tıkınmaya başlasa, hükümetler yeni bir İstikrar Programı açıklarlar. Açıklanan programlar adeta tıkanıklığın faturasını emekçilerin sırtına yıkmak için uygulanacak politikaların ilanıdır. Bu gözle bakıldığında, emekçiler adına hazırlanan bir programda “iktisadi istikrar” sağlanmasının dert edinilmesi anlamsızdır. Başlıkta yer alan “Sosyal Adalet” kavramı ise işçi sınıfı ve emekçiler için “sadaka ekonomisi” anlamına gelir. Refah devleti ve sosyal adalet kavramları Keynesci yaklaşımın dilidir.  Kapitalist artığın yaratıcısı olan emekçiler, hakları olan daha fazla gelir ve onurlu çalışma koşullarını “sosyal”(?) bir yardıma dönüşmeden doğrudan talep edebilmelidir.

Alt başlık altındaki taleplere baktığımızda, bir kısmı programın hazırlandığı 2001 yılına özgü çeşitli sosyal ve özlük haklarına yöneliktir. Bunların büyük kısmı güncelliğini yitirmiştir. Ya programın adı “2001 yılına özgü olarak emek platformu programı” olarak tekrar isimlendirilmeli ya da programda yer alan bu talepler değiştirilmelidir. Başlıkta yer alan 13 talep esas olarak kamu disiplinine odaklanmıştır. Bunun dışında doğru talepler bulunmakla beraber –özellikle mi bilmiyorum- edilgen bir üslup tercih edilmiştir. Örneğin “Öncelikle 21 Şubat 2001 tarihli krizin ülke ekonomisi ve çalışanlar üzerindeki tahribatı  ve etkileri tespit edilmeli, sorumlularından hesap sorulmalıdır” ifadesi zihnimde birkaç soruyu ardı ardına sıralamaktadır; “kim tespit etsin?”, “nasıl hesap sorulsun?”, “neden çalışanlar deniyor da, işçiler, emekçiler, işsizler, yoksullar denmiyor?”, “adı emek programı olan bir program emek kelimesinden mi çekiniyor?”. Bu sorular uzar gider, ama uzatmayalım. Bu ifade yerine şöyle desek, “biz işçiler, emekçiler ve yoksul halk yığınları olarak, kapitalist kâr hırsıyla yaratılan krizin faturasını ödemeyi reddediyoruz”. Nasıl olur?

Aynı alt başlıkta başka bir ifadeye bakalım; “Kamu  kaynaklarının adaletsiz, dengesiz, kamu yararı gözetilmeden kullanılmasına neden olan ve bir toplumsal hastalığa dönüşen yolsuzluk olaylarına karşı  yönetsel, yargısal ve toplumsal denetim aracılığıyla mücadele edilmelidir”. Yolsuzluk her şeyden önce yönetsel bir olgudur. Bu olguyu toplumsal bir hastalık olarak görüp, üzerinden de “hep beraber” mücadele çağrısı yapmak, kapitalist ekonominin zaten “yolsuzluk ekonomisi” olduğu gerçeğini görmemek ya da görüntüyü bulanıklaştırmaktan başka bir anlam ifade etmez. Farklı tanımları olsa da en genel ifadeyle yolsuzluk, yönetenlerin kamu kaynaklarını kamu yararı dışında kullanması olarak kabul edilir. Öyleyse bu talebin, yolsuzluğun nedeni ve çözümü üzerinde daha dolaysız ve cüretkar bir anlatımla değiştirilmesi gerekir.

Konumuza yarın devam edeceğiz…

Emek Programı: Nasıl Olmalı? – 3

Kapitalist ekonomik sistemin yarattığı krizin faturasını ödememek adına, işçi ve emekçiler için nasıl bir program olmalıdır? Bu soruya yanıt arıyoruz. Emek Platformu Programının eleştirisiyle devam ediyoruz.

Emek Platformu Programının üçüncü alt başlığı “Kalkınma Politikaları” adını taşıyor. Kalkınma kavramının kapitalist ekonomik sistem içerisinde ne anlama geldiği üzerine 6 Eylül tarihli yazımda değinmiştim. Kısaca tekrarlamak gerekirse; kapitalist ekonomik sistemde kalkınma, “kapitalist gelişme” ile aynı anlamdadır. Kapitalist ekonomik sistemde emek-değer teorisi geçerli olduğuna göre, kalkınma yönünde atılacak her adım ancak işçi ve emekçileri daha fazla sömürerek mümkün olabilir. Dolayısıyla, böylesi bir ekonomik sistem içerisinde “kalkınma” kavramına uhrevi anlamlar yükleyip, sanki toplumsal yarar ortaya çıkıyormuş gibi göstermek şaşırtmaca olur. Dahası kendinizi “iyi sermaye”, “kötü sermaye” ayırımı yaparken bulabilirsiniz.

Bu alt başlıkta yer alan taleplerde; teknolojik determinizm, kalkınmacılık ve kapitalist plâncılığa övgü dolu satırlar buluyoruz. Bazı taleplere bakalım:

Devletin ekonomik ve sosyal fonksiyonlarını yeniden kazanması ve geliştirmesi, Türkiye’nin geleceğini planlama yetilerini yeniden kazanmasıyla mümkündür. Devletin ekonomiye müdahale araçları güçlenmeli , ulusal egemenliğin araçları ulusötesi sermayenin denetimine sokulmamalı, yatırımcı ve üretimci sosyal devlet güçlendirilmelidir. Özel sektör için yönlendirici, kamu sektörü için bağlayıcı plânlama, bölgesel ve sektörel bağlantıları  etkin bir şekilde oluşturularak başlatılmalıdır”

Bu satırlar, 1960’lardan itibaren “sol” eğilimli birçok aydının içine düştüğü kapitalist plânlama hastalığının tezahürüdür. Özellikle “özel sektör için yönlendirici, kamu sektörü için bağlayıcı plânlama” ifadesi adeta beşer yıllık kalkınma plânlarından birinin içinden kesilip bu metine yapıştırılmış gibidir. İşçi ve emekçiler açısından önemli olan, sermayenin kamu veya özel kesim elinde birikmesi ya da yabancı veya onun işbirlikçisi olmasından çok; genel olarak sermayenin emek üzerindeki amansız tahakkümüdür. Bu durumun değişmesini talep etmek yerine, sömürenin A yerine B olmasını tartışmak ve talep etmek anlamsızdır.

“Ülkemizin bilim ve teknoloji politikaları temelinde, ulusal stratejik kalkınma programlarını uygulayabilmesi için eğitim sisteminde, tüm çalışanların çalıştıkları alanda her türlü üretim bilgisine sahip, araştırıcı özellikleri gelişmiş, nitelikli insan gücünü yaratmayı hedefleyen, yapısal bir reform gerçekleştirilmelidir”

Erken kapitalist dönemde ortaya çıkan teknolojik yeniliklerin ücretli emek-sermaye ilişkisine ilk yansıması; görece niteliksiz ve ucuz emek-gücü sömürüsünün artırılması olmuştur. Öte yandan üretim süreci içinde, teknolojik yenilikler, nispi artık değer yaratımının aracı olmaktan başka bir işleve sahip değildir. Yeni teknolojiler daha nitelikli emek gücü kullanmayı zorunlu kılmadığı gibi sermaye için üretimi daha niteliksiz emek gücüyle sürdürme olanağı sunar. Üretim için geliştirilen makinelerin hareketlerinde somutlaşan toplumsal emektir ve sermaye bu toplumsal emeğin yarattığı bilgiyi, -karşılığını ödemeksizin- makinesinde kullanmaktadır. Hal böyle olunca, yeni üretim teknolojilerini, toplumsal refahı artıran bir güç olarak görüp bunun üzerinden emek kesimine “nitelikli insan gücü” olmasını tavsiye etmek olsa olsa sermayenin öz örgütlerinin işidir. Onlar bunu gayet iyi yapmaktadırlar, hatta zaman zaman bazı işçi sendikaları da düzenledikleri eğitimlerle (toplam kalite v.s.) onlara destek olmaktadır. Ayrıca emek programında “emek gücü” yerine “insan gücü” ifadesinin kullanılması da genel olarak bu programın nasıl bir yabancılaşma içerisinde olduğunun göstergesidir.

Türkiye stratejik öngörüyle insan kaynakları planlamasını da göz önüne alarak ulusal politikalarını belirlemelidir. Bilim ve teknolojide yetkinleşme ve bunu ülkemiz ölçeğinde toplumsal ve ekonomik faydaya dönüştürme isteğiyle; sistemik bütünlülük, siyasi kararlılık, süreklilik içerisinde ulusal bir strateji saptamalıdır.

Bu ifade, günümüzde “ulusal yenilik (inovasyon) sistemi” olarak bilinen teknolojik indirgemeci ve kapitalist kalkınmacı yaklaşımın yansımasıdır. Bu yönde izlenen politikaların en bilinenleri; üniversite-sanayi işbirliği adıyla bilim alanının sermayeye açılması, öte yandan tekno-kent, tekno-park projeleri ve fikri-sınai mülkiyet uygulamaları ile toplumsallaştırılması gereken teknolojilerin belli sermaye gruplarınca ele geçirilmesinin sağlanmasıdır. Emek adına hazırlanan bir programda bu taleplerin olması doğru değildir.

Devamı yarın…

Emek Programı: Nasıl Olmalı? – 4

İşçi ve emekçilerin, kapitalist kriz döneminin faturasını ödememek üzere geliştirebilecekleri programın ipuçlarını bulmak üzere, Emek Platformu Programının eleştirisine kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Dünkü yazıda, programın “Kalkınma Politikaları” alt başlığında yer alan taleplerden bir kısmını gözden geçirmiştik. Aynı başlık altında yer alan diğer bazı taleplere de bakalım.

“ İthal edilen malları ülkemizde üretmeye, ihracatı arttırmaya yönelik yatırım projeleri teşvik edilmelidir”

Bu talep doğrudan işçi ve emekçilerin günlük çıkarlarıyla bağlantılı olmasa da ülke ekonomisinin yatırım ve ticaret politikalarıyla ilgilidir. Önerilen, ithal ikâmeci yatırım politikalarıyla, ihracata dönük sanayileşmenin karışımıdır. İlk olarak 1930’larda ama daha sonra ağırlıklı olarak 1962-1980 arasında uygulanan ithal ikâmeci sanayileşme politikaları ülkenin ara ve yatırım mallarındaki dış bağımlılığını artırmıştır. Alt yapıdan yoksun şekilde ithal edilene rakip imalât alanları oluşturulduğu için, bu imalât alanları “montaj” hattını geçememiştir. Nihai mal (ikinci kesim meta) bağımlılığı, ara malı (birinci kesim meta) bağımlılığına dönüşmüştür ki bu durum ilkinden daha sakıncalıdır. Günümüzde “ihracat şampiyonu” ilan edilen sanayinin ithalat bağımlılığını beraberinde hızla artırmasının önemli bir sebebi bu politikalardır. İşçi ve emekçiler açısından ise ihracata yönelik alanlardaki istihdam, genellikle –rekabet bahanesiyle- düşük ücretlerle ve güvencesiz olarak gerçekleşmektedir. Her ne kadar 24 Ocak 1980 kararları ile ihracata yönelik sanayileşme politikalarına geçilmişse de günümüzde –tam da Emek Platformu Programında önerildiği gibi- her iki politika bir arada yürütülmektedir. Bu yanıyla bakıldığında, burada bahsi geçen talep mevcut durumun onaylanmasından başka bir anlam taşımaz.

Aynı başlıkta yer alan bir başka talep şöyle;

“ Rekabet Kurulu imalat ve hizmet sektörlerindeki işletmelerin minimum etkin ölçekle çalışmalarını sağlayacak, firma birleşme, yatırım koordinasyonu, yeni firmaların sektöre girişini sağlayacak teşvik veya zorlaştırma gibi uygulamalar yapmalıdır”

Bu talebinde, işçi ve emekçilerin günlük, acil ihtiyaçlarıyla ile yakından veya uzaktan ilgisi yoktur. Kapitalist rekabet ve kâr alanları olan piyasaların, sermaye grupları arasındaki dengeler bağlamında düzenlenmesi talebi sermayenin öz örgütlerinin talebi olabilir. Onlar bu taleplerini en yüksek sesle her yere zaten duyurmaktadırlar. Ayrıca emek cephesinden bir desteğe ihtiyaçları olduğuna inanmıyorum.

Bir başka talepte “ Bölgesel kalkınma politikaları yeniden canlandırılmalı, bölgelerarası dengesizliklerin giderilmesi sağlanmalıdır” ifadesi bulunmaktadır. Bu ifade ile TÜSİAD’ın geçtiğimiz haftalarda açıkladığı “Türkiye’de Bölgesel Farklar ve Politikalar” isimli rapordaki ifadeler aynı öze sahiptir. Bölgelerarası dengesizliğin giderilmesi için(?) örgütlenen “Bölgesel Kalkınma Ajansları”nın nasıl o bölgelerin emek gücü ve doğal kaynaklarını sömürme araçlarına dönüştüğünü sanırım herkes görmüştür. Ayrıca daha önceki tarihlerde uygulandığı iddia edilen “bölgesel kalkınma politikaları” nelerdir? Bunların Emek Platformu Programı’nı hazırlayan sosyal bilimcilerce cevaplanması gerekir. Yoksa bu da “kapitalist plâncılık” yıllarına bir özlemin ifadesi midir? “Kalkınma Politikaları” başlığındaki talepleri alt alta sıralayınca, “kapitalist kriz koşullarında ortaya çıkacak faturayı ödememek için neler yapmalı, neleri talep etmeli?” sorusundan ziyade, “sermayenin krizini aşması için emekçilere hangi görevler düşüyor?” sorusuna karşılık gelmektedir.

1999 yılında 17 emek örgütü (ağırlıklı olarak konfederasyonlar) tarafından oluşturulan Emek Platformu, hem Türkiye hem de dünya emekçileri için önemli bir örnektir. Ancak, emek cephesinde birlik fikrinin doğru olması bu birliğin şeklinin ve programının da a priori (ön kabullü olarak) doğru olacağı ya da günümüz açısından doğruluğunu koruyacağı anlamına gelmez. Nitekim, Platformun 2001 krizi sonrası bir grup sosyal bilimciye hazırlattığı programı, bugün açısından işçi ve emekçilerin “emek programı” olmaktan çok uzaktır. Yenilenmelidir, değiştirilmelidir. Bunun için de tartışılmalıdır.

Nasıl bir emek programı? Bu soruya yanıt bulmak için yarın, mevcut programlardan örnek olarak seçtiğim, Mustafa Sönmez’in “krize karşı sosyal dayanışma programı” önerisinin eleştirisiyle devam edeceğim. Ayrıca, görüşlerini paylaşan okurlarımızın konu ile ilgili düşüncelerine de yer vereceğim.

Emek Programı: Nasıl Olmalı? – 5

Kriz döneminde nasıl bir emek programı? Bu soruya yanıt bulmak için, önce mevcut programlardan örnek olarak seçtiğimiz, Emek Platformu Programının eleştirisine yer verdik. Mustafa Sönmez’in “krize karşı sosyal dayanışma programı” önerisinin eleştirisiyle devam edelim.

Sönmez, öncelikle makroekonomik tahlil yapmaktadır. Bu tahlil içerisinde, 2001 sonrası büyümeyi “hormonal” olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla büyümenin gerçek(?) büyüme olmadığını anlatmaktadır. Tahlilin devamında ise “2001 krizi sonrası girilen büyümenin omurgası, ucuz tutulan dolar kuru ile artan ölçüde Asya’dan ithal girdi sağlayıp bunu ucuzlatılmış işgücü ile Türkiye’de son ürün haline getirip AB’ye ihraç etme ekseni üstüne kurulmuştu. “Asyalaşma” da denilen bu yoksullaştırıcı süreç, kâr marjı düşük ve tek kozu düşük reel ücret olduğu için Türkiye kapitalizmine sermaye birikimi sağlayamamaktadır” (Cumhuriyet Gazetesi, 19 Ağustos 2008) demektedir. Şimdi şöyle bir soru soralım: Türkiye’de büyüme olmadıysa nasıl büyüme rekorları kırıldığı söylendi? Diyelim ki, kullandıkları veriler yanlıştı. Ama bu yanlış verilerle örneğin yüzde 6’lık büyümeyi yüzde 7 gösterirsiniz, yüzde 1’i yüzde 7 gösteremezsiniz. Bunu da geçelim, özellikle sanayideki ilk 500 firmanın üretim artışlarına baktığımız zaman –Fuat Ercan’a referansla- KOÇlar gibi büyüdüklerini görüyoruz. Elbette bu büyüme ağırlıklı olarak Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının (GEGP) temel hedefi olan, “verimlilik artışına dayalı büyüme” stratejisiyle uyumlu olmuştur. Yani, sermaye kesimi reel anlamda büyümüştür ancak bunu daha fazla işçi çalıştırarak değil, mevcut çalışanları daha fazla sömürerek, nispi artık değer yaratarak sağlamıştır. Bu durumda, –özellikle gençler arasında- işsizliğin kronikleşmesine yol açmıştır. Ancak bu durumlar, bizi büyümenin aslında olmadığı sonucuna götürmez.

Yukarıda alıntıladığım ifade içerisinde Sönmez, mevcut “Asyalaşma” tipi üretim sürecinin Türkiye kapitalizmine sermaye birikimi sağlayamadığından bahsetmektedir. O zaman şu soruyu soralım: önerdiğiniz program (krize karşı sosyal dayanışma) emekçilerin küresel kapitalist kriz karşısında ne tür talepler etrafında birleşmeleri ile mi ilgili yoksa kapitalistlerin nasıl daha fazla sermaye birikimi sağlayabilecekleri ile mi?

Tahlilin devamında, -birkaç gündür incelemeye çalıştığım Emek Platformu Programı’nda olduğu gibi- “ulusal-kalkınmacılık” bakış açısıyla kapitalist krize “makro çözümler” sunulmaktadır.

Emekçilerin neler talep etmesi gerektiği konusunda, Sönmez’in programındaki bazı öneriler ile devam edelim.

Öncelikle “Kriz şartlarında istihdam azaltmayı caydırıcı önlemler geliştirilmeli, keyfi tensikatlar sendikalarla işbirliği içinde önlenmelidir” ifadesine bakalım. Tensikat (işten çıkarma) sermayenin kapitalist kriz dönemlerini de bahane ederek başvurduğu bir yoldur. Dolayısıyla hemen hemen her zaman zaten keyfidir.  Kesinlikle karşı çıkış gerektirir. Ancak bu ifade mevcut haliyle cılız ve anlaşılmazdır. Örneğin, caydırıcı önlemleri kimler geliştirmeli?  Sendikalarla işbirliği içinde olması gereken kimdir? Bu sorular yanıtlandığında belki bu talep daha anlamlı hale gelebilir.

Bir başka talep ise şöyle: “Turizm başta olmak üzere istihdama olumlu katkıları olacak sektörler desteklenmelidir”. Sönmez, turizme özel bir önem atfetmektedir. Bunu sadece bir cümle üzerinden söylemiyorum, bu konuda yazdıklarını da göz önüne alıyorum. Turizm sektörü; kayıt dışı istihdamın, ağır ve mevimlik çalışma koşullarının ve en düşük ücret seviyelerinin geçerli olduğu bir sektördür. Bu haliyle bakıldığında, öncelik talep edilmesi gerekecek en son(!) sıradaki sektörlerden biridir. Öte yandan, yeni Orman Yasası ve benzeri düzenlemeler de göz önüne alındığında ülke kaynakları ve doğal çevre açısından da tahribat alanıdır. Bu talepte emekçilerden çok sermaye kesiminin dillendirebileceği özelliktedir.

Sönmez bir başka başlıkta, az gelişmiş bölgeler için- “Doğrudan Gelir Desteği” önermektedir. Bu desteğin kadınlara yapılması gerektiği, çünkü erkeklerin parayı kendileri için harcayabileceklerini söylemektedir. AKP’nin bugün uyguladığı “sadaka ekonomisi”de bunu öngörmektedir. İnsanlara onurlu bir yaşam sürmeleri için istihdam garantisi vermek yerine devlet veya belli dernekler aracılığıyla parasal veya ayni yardımda bulunmak yoksulluğun giderilmesine değil ancak, yoksulluğun yönetilmesine(!) katkı sağlar. Bu durumda, işsizlikte olduğu gibi, yoksulluğunda piyasalaştırılmasını getirir.

Devamı yarın..

Emek Programı: Nasıl Olmalı? – 6

Yazımıza, “kapitalist ekonomik sistemin yarattığı krizin faturasını ödememek için işçi ve emekçiler için nasıl bir program olmalıdır?” sorusuyla başlamıştık. Öncelikle Emek Platformu Programı ve ardından Mustafa Sönmez’in “krize karşı sosyal dayanışma programı” önerisinde yer alan taleplerin, öne çıkanlarını inceledik. Tüm somut değerlendirmelerimiz üzerinden artık “nasıl olmalı?” sorusuna da somut yanıtlar aramamız gerekir. Bu yanıtı elbette işçiler, emekçiler en geniş platformlarda tartışarak bulmalıdırlar. Bunun dışında, dışarıya ısmarlanan veya işçi ve emekçiler adına onlardan habersiz üretilen programların hiçbir anlamı yoktur.

Yazının devam ettiği günler içerisinde çok sayıda okurdan eleştiri ve katkı geldi. Öncelikle, gerçekten tartışılması gereken bir konuyu, doğru zeminde ele aldığımız kanaatine vardım. Okurların bir kısmı ise Emek Platformu Programı ile birlikte Emek Platformunun kendisinin de tartışılması gerektiğini söylemekteler. Ben bu yazı bağlamında o konuya girmeyi düşünmüyorum. Ancak o konunun da tartışılması ve çözüm üretilmesi gereken bir sorun olarak işçi ve emekçilerin karşısında durduğuna inanıyorum. Sürekli değişen dünya ve ülke koşullarında emek örgütleri de günlük politikalarını ve/veya örgüt yapılarını değiştirebilirler, bunda rahatsız olacak bir durum olmadığı gibi bazı dönemlerde böylesi “öz değerlendirme” ve yenilenme adımları elzemdir.

“Emek Programı: Nasıl Olmalı?” sorusuna işçi ve emekçiler kendi sınıf partilerinde, sendikalarda, derneklerde tartışarak doğru cevabı bulacaklardır ancak burada bu tartışmalara katkı olabilecek bazı önerilerimizi paylaşabiliriz.

1- Çalışabilir yaş ve kabiliyetteki herkese devlet istihdam garantisi vermelidir. Kaynaklar ve yatırımlar bu yönde düzenlenmelidir. Özel ve kamu kesimi yatırımlarının tamamı öncelikle “istihdam garantisi” yaratacak bir plân çerçevesinde kontrol edilmelidir.

2- Özelleştirme adı altında, blok satış yöntemiyle elden çıkartılan tüm kaynaklar geri kamulaştırılmalı ve bu süreçte kaynakları talan edilen işletmelerin zararı, bu zarara yol açanlar tarafından karşılanmalıdır.

3- Çalışma süreleri haftalık 35 saate indirilmelidir.

4- İstem dışı esnek çalışma yasaklanmalıdır.

5- Mobbing ve benzeri cinsiyetçi/ayrımcı tutumlarda, bu tutumu sergileyen işletmeler kapatılmalıdır.

6- Ülke kaynakları tüm halkındır. Halk adına bu kaynakları uluslar arası tahkim ve diğer anlaşmalarla yabancı ve yerli sermayeye pazarlayan geçmiş ve mevcut yöneticiler yargılanmalı bu anlaşmaların tamamına son verilmelidir.

7- Asgari ücret sefalet ücretine dönüşmüştür. Mevcut asgari ücret en az 2000 YTL olmalı ve bölgesel/farklılaştırılmış asgari ücret uygulamasına yönelik adımlara son verilmelidir.

8- Kapitalist kriz sonucu para piyasasında ortaya çıkacak iflaslar karşısında devlet mevduatların tümünü garanti altına almalıdır.

9- Spekülasyon yaratmaktan başka bir işe yaramayan, emekçiler ve geniş halk kesimleri için hiçbir faydası olmayan menkul kıymetler borsası kapatılmalıdır.

10- Milli Piyango İdaresi kapatılmalı, resmi biçimde kumar oynatılmasına son verilmelidir.

11- Yerel Yönetimler Yasası ve Kamu İhalesi Kanunu iptal edilmelidir.

12- İşsizlik Fonu’nda biriken kaynaklardan diğer alanlara aktarılan kısımlar faiziyle birlikte tekrar fona aktarılmalıdır.

13- Mevcut istatistik kurumu dağıtılmalı yerine demokratik kitle örgütlerinden ve üniversitelerden üyelerinde olduğu yeni bir kurum oluşturulmalıdır. Halkın yayınlanan verilere güveni sağlanmalıdır.

14- Mikro-kredi uygulaması yoluyla kadın emeğini piyasalaştırmaya yönelik adımlara son verilmelidir.

15- SSGSS Kanununda yapılan değişiklerin tamamı geri çekilmelidir. 1990’ların başına kadar fazla veren sosyal güvenlik fonlarının nasıl ve ne şekilde içinin boşaltıldığı halka anlatılmalı, bunu yapanlar yargılanmalıdır.

16- Temel tüketim maddelerinin fiyatları devletçe belirlenecek tavan fiyatı aşmamalıdır. Emekçilerin beslenmeleri kapitalist kâr için çırpınan ticari sermayenin insafına bırakılmamalıdır.

Devamı yarın..

Emek Programı: Nasıl Olmalı? – 7

Yazının başlığına dair önerilerimi bugün tamamlıyorum. Dünden devamla:

17 – Tarımda toprak mülkiyetini tabana yayacak reformlar gerçekleştirilmelidir.

18 – Temel gıda maddeleri üretiminde; tohum, gübre ve sulama giderleri devlet tarafından karşılanmalıdır. Ürünlere alım garantisi verilmelidir.

19 – Hayvancılık sektörü izlenen politikalarla iflasın eşiğine getirilmiştir. Ülke içinde yetiştirilen küçük ve büyük baş hayvanların ithali yasaklanmalıdır. Besicilik ile ilgili sübvansiyonlar uygulanmalıdır.

20- Kentsel Dönüşüm Projeleri adı altında emekçilerin yaşam alanlarının ellerinden alınmasına yönelik politikalara son verilmeli 2B yasası durdurulmalıdır.

21- Vergi politikası yeniden düzenlenerek servet vergi oranları artırılmalı, düşük ücret gelirlilerden vergi alınmamalıdır. Dolaylı vergi oranları düşürülmelidir.

22 – Kriz dönemi etkileri dağılıncaya kadar küçük esnaf vergilendirilmemeli, stopaj uygulamasına son verilmelidir.

23- IMF borçlarının kalan kısmı ödenmemeli, özellikle 2001 krizinin yaratıcısı olan IMF programları nedeniyle bu kurumdan tazminat talep edilmelidir.

24- Yalın üretim, kalite kontrol çemberleri ve performans değerleme gibi insan haysiyet ve onurunu zedeleyici yöntemlerinin tamamı yasaklanmalıdır.

25- Eğitim ve sağlık alanındaki tüm hizmetler, sınırsız ve koşulsuz olarak bedelsiz biçimde karşılanmalıdır. Meslek liselerinin piyasalaştırılması yönündeki politikalar son bulmalıdır.

26 – Teknokent, teknopark projeleri yasaklanmalı, “üniversite-sanayi işbirliği” adı altında bilim alanları sermayenin kâr araçlarına dönüştürülmemelidir. Üretilen bilimsel bilgi üzerinde tekel oluşturma hakkı hiçbir sermaye grubuna tanınmamalı, tarafı olunan fikri mülkiyet anlaşmalarına son verilmelidir.

27 – Nükleer enerji ihaleleri durdurulmalı, yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapılmalıdır. Siyanürlü maden işletmeciliği yasaklanmalıdır.

28- “Mali Disiplin” adı altında hazırlanan “emekçileri yoksullaştırma programı” durdurulmalıdır. Kamu harcamaları kamu yararı gözetilerek plânlanmalıdır. Bütçe gerçekleşmeleri yargı denetimine açılmalıdır.

Ancak 7 yazıda toparlayabildiğim konuya, “kapitalist kriz döneminde krizin faturasını ödememek için işçi ve emekçilerin nasıl bir programa ihtiyacı vardır?” sorusuyla başlamıştım. Öncelikle mevcut programlardan, Emek Platformu Programı ve Mustafa Sönmez’in “kriz döneminde sosyal dayanışma programı” önerisini örnek olarak seçip incelemeye çalıştım. Bu inceleme üzerinden, gerçekte nasıl bir program olması gerektiğine ilişkin bazı ipuçlarını sizlerle beraber yakaladığımıza inanıyorum. Bunu yazı devam ederken gelen katkılardan da anlıyorum.

Örnek olarak incelediğim her iki programa ilişkin üzerinde ısrarla durmaya çalıştığım temel sorun, sahip oldukları “ulusal-kalkınmacı” söylem ve bu söylemin –iyi niyetli bile olunsa- emekçilerin sınıfsal taleplerini bile örtecek bir boyuta taşınması idi. Sınıf ekseninden kopan analizlerin tamamında olduğu gibi bu iki örnekte de “sermayeye makro çözümler” üretilmiştir. Bunu söylerken bu programlarda “hiç doğru bir şey yok” demiyorum fakat bu doğrular genel geçer doğrulardır, “şeytan”(!) ise ayrıntıda gizlidir.

Burada dile getirdiğim talepler elbette tek başına “program” olacak niteliğe sahip değildir. Kaldı ki, böyle bir iddiamda yoktur. Gerçek program, ancak işçi ve emekçilerin öz örgütlerinde gerçekleştirdikleri tartışmalardan süzülüp gelebilir. Bu yanıyla bakıldığında burada sıralı taleplerin her birini öneri olarak alıp ve mümkün olduğunca en acımasız biçimde eleştirerek gerçek taleplere ulaşılabilir. Kendi adıma, sıraladığım önerilere ilişkin kayda değer eleştiriler gelinceye kadar bu konuyu bu yazıyla sonlandırıyorum.

Dostlukla…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 21/05/2009 by in Köşe Yazıları and tagged .
Follow Prof. Dr. Sinan Alçın on WordPress.com
%d blogcu bunu beğendi: